Written by 17:20 Genel

Yemeksepeti İşçi Komitesi ile Röportaj

Yemeksepeti İşçi Komitesi ile konuştuk.

Adını en çok duyduğumuz internet tabanlı ticari platformlardan Yemeksepeti’nin çalışanlarına yönelik baskıcı uygulamaları ve mobbing iddiaları sürüyor. Kuryelerin çalışma koşulları, hukuksuz iş kolu değişikliği kararı ve sendikalaşma süreci Yemeksepeti çalışanlarının mücadelesini de yoğunlaştırdı.

Son olarak geçtiğimiz hafta, iş kolu değişikliği sebebiyle sahada çalışan Yemeksepeti çalışanlarının aşı hakkına erişememesi üzerine Yemeksepeti İşçi Komitesi’yle irtibat kurarak işçilerin sorunlarını, mücadelesini ve taleplerini sorduk. Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden bir kurye ve Kaan Gündeş sorularımızı yanıtladı.


Gergedan Dergi: Yemeksepeti çalışanlarının sendikalaşma süreci ne zaman, nasıl başladı? Bu süreçte işveren tarafından bir baskı yapıldı mı?

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kurye: Yemeksepeti’nde sendikal faaliyet yaklaşık 9 ay öncesine denk geliyor. Pandemi ile artan iş yükü ve denetimsizlik çalışma düzenimizi ve hayatımızı olumsuz etkiledi. Maaşlarımız eksik yatıyordu, isteklerimiz çözümsüz kalıyordu ama biz bunları bile çözemiyorduk. Sonra sendikalaşmayı düşündük birkaç arkadaşla. Başka şubelerde de arkadaşlarımızın bizimle aynı fikirde olduğunu öğrendik. Sonra onlarla iletişime geçtik. Bu bize daha da güç verdi. Bazı sendikacıların işçilerin gizli yürüyen örgütlenmesini çiğneyerek açık faaliyete başlamasıyla olağanüstü bir baskı ile karşılaştık. Müdürler sürekli kara propaganda yapıyordu.

Yemeksepeti İşçi Komitesi sözcüsü Kaan: Tabi bu baskı oldukça spesifik birtakım biçimlere büründü: Mobbing, sürgün ve Kod-29 gibi. Ancak baskının en açık ifadesi patronun kuryelerin iş kolunu değiştirmiş olmasıdır. Kurye arkadaşlarımız koşullara itiraz ettiklerinde zorbalık ve mobbingle karşılaşıyorlar. Kuryelerden bir kısmı sırf bu yüzden bulundukları şehirden başka şehirlere dahi sürüldüler ve patron yine bir kurnazlığa başvurarak işten attığı kuryelerin çıkışını Kod-29’dan gösteriyor.

Sendika aygıtını amaç biçiminde ortaya koyup faaliyeti bunun üzerine kurmak, işçileri haklarıyla buluşturmaz, tam tersini işçilerin sendikada örgütlenmesini geciktirir.

Bunlar tek bir şeyin sonucu: İşçilerin sendikalılaşmalarından duyulan korku. Çünkü işçiler sendikalaşmayı başarabilirlerse, Yemeksepeti’yle toplu iş sözleşmesi yapmaya hak kazanacaklar. Bu ne demek? Bu, şirketin hoyratça işçi sömüremeyeceği, artık işçinin de eşit bir taraf olarak masada yer alacağı anlamına geliyor. Nevzat Aydın bunu istemiyor. O Yemeksepeti’ni, Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi’ni yönettiği gibi yönetebilmek istiyor: Kimsenin yetkilerini ve politikalarını sorgulayamayacağı bir kayyum patron olarak. Zaten bu yüzden bir Boğaziçi mezunu olarak Nevzat Aydın Boğaziçi’nde verilmekte olan demokrasi mücadelesine sempatisini açıklamış olsa da, Boğaziçili arkadaşlarımız onun bu ikiyüzlü ve sahte sempatisi ile desteğini kabul etmediklerini açıkladı. Boğaziçi direnişi bugün kuryelerin safındadır. Son olarak şunu ekleyeyim: Yüzlerce kurye sektördeki çeşitli sendikalarda örgütlenmeye başlamıştı ki, patronun bunu öğrenmesiyle Çalışma Bakanlığı’na iş kolu değişikliği talebinde bulunarak iş kolunu değiştirmesi bir oldu. Burada, işçilerin kendilerine ve onların oluşturdukları inisiyatife dikkat etmeksizin, işçilerin nasıl gizliden gizliye, kulaktan kulağa sendikayı örgütlediğini öğrenmeksizin Twitter’da “Yemeksepeti’nde örgütleniyoruz” yazan sendikacıların büyük hatası var. Patronun sendikalaşma faaliyetini öğrenmesinin sebebi işçiler değildi, sendikacılardı. Bunu bir reklam kampanyasına dönüştürmek, kendi sendikalarının reklamını yapmak istediler ve işçilerin öz faaliyeti ile inisiyatifinin üzerinden atladılar, bunları çiğnediler. Halbuki sendika bir araçtır, amaç değil. Sendika aygıtını amaç biçiminde ortaya koyup faaliyeti bunun üzerine kurmak, işçileri haklarıyla buluşturmaz, tam tersini işçilerin sendikada örgütlenmesini geciktirir. Bu nedenle bir işçi komitesi olarak Yemeksepeti’nde yalnızca sendikalaşmak için çalışmıyoruz, aynı zamanda daha farklı bir sendika ile sendikal anlayışın da işçiler tarafından oluşturulabilmesi için çalışıyoruz; işçilerin inisiyatifine dayanan, işçilerin yönetiminde olduğu, işçilerin çıkarına tabi olan, işçilerin çıkarlarından başka hiçbir çıkarı bulunmayan ve işçi demokrasisinin hakim olduğu mücadeleci bir sendika. Yemeksepeti’nde sendika için mücadele veriyoruz, sendikada da böylesine bir sendikal program anlayışı için mücadele veriyoruz. Bu iki mücadelemiz de birbirleriyle bağlantılı ve ilişkili; biri olmadan diğerini başarmak mümkün olamaz.

Bir işçi komitesi olarak Yemeksepeti’nde yalnızca sendikalaşmak için çalışmıyoruz, aynı zamanda daha farklı bir sendika ile sendikal anlayışın da işçiler tarafından oluşturulabilmesi için çalışıyoruz.

Gergedan Dergi: Sendikalaşmanın ardından işkolu değişikliği kararı çalışanların haklarını nasıl etkiledi?

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kurye: Malum aşı konusu ve sendika üyeliklerinin düşmesi aslında en büyük sorunlarımızdan. Mesela aşı konusunda sosyal medyada ve çeşitli yerellerdeki çalışmamız olmasaydı, sesimize ses verenler olmasaydı belki şu anda aşı randevusu alamayacaktık. İşçiler göbek bağını kendisi kesmek zorunda her zaman. Bunu öğreniyoruz biraz da.  Bunun dışında ise belki şu anda toplu sözleşme hakkı elde etmiş olabilirdik. Ama Yemeksepeti anayasal hakkımızı gasp etti. İnsanca yaşama hakkınız yok, açlık ücreti ile köle gibi çalışmaya mecbursunuz dedi bize.

Yemeksepeti anayasal hakkımızı gasp etti.

Kaan: Malum, meslek kodunun değiştirilmiş olması bile başlı başına bir hak ihlali. Ve bu durum aslında sendikanın şikayetine bile tabi değil, yani sendikanın karşı dava açmasına dahi ihtiyaç yok çünkü iş kolu değişikliklerinde suç duyurusu olmaksızın savcıların re’sen harekete geçmesi gerekir. Savcılar harekete geçebilir demiyorum, geçmesi gerekir diyorum, bu bir zorunluluk. Ancak sizin de bildiğiniz üzere, savcıların son birkaç hafta içerisinde harekete geçmemeyi tercih ettikleri skandalların sayısı düşünüldüğünde, bugünkü ilgisizlikleri bizi şaşırtmıyor. Ancak şunun bilinmesi faydalı olur: Nevzat Aydın’ın iş kolu değişikliğine giderek sendikalaşmayı önlemesi ve bunun savcılık veya Çalışma Bakanlığı nezdinde herhangi bir itiraz veya önlemle karşılaşmamış olması hangi yozlaşmış hukuki-idari ilişkilere dayanıyorsa, son haftalarda Youtube videoları aracılığıyla ortaya saçılan suçların herhangi bir hukuki sürece tabi tutulmuyor oluşu da aynı yozlaşmış hukuki-idari ilişkilere dayanıyor. Ha, X kişisi bu yoz ilişkilerden şu şekilde yararlanmıştır, Y kişisi de bu ilişkilerden bu biçimde yaralanmıştır, o ayrı. Ama patronlar, anayasal haklar ile hukuksal birtakım korumaların mevcut rejim altında çeşitli bürokratların iki dudağının arasına indirgenmiş olmasından, iş yerlerindeki sendikalaşmayı önlemek için faydalanıyorlar, burası kesin. Yemeksepeti patronunun yaptığının, biz, TCK 204 resmi belgede sahtecilik ve TCK 206 resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçlarını oluşturduğu düşünüyoruz. Bu suçlar da şikayete tabi değil, savcıların re’sen harekete geçmesi gereken suçlar. Peki harekete geçer mi savcılar? Anlatmak istediğim buydu.

Gergedan Dergi: Yeni işkolunda sendikalaşma girişimi var mı? Bu konuda çalışanlar baskı ya da tehdit görüyorlar mı?

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kurye: Yeni iş kolunda sendikalaşma girişimi bizim tarafımızdan yok. İş kolunu yeniden taşımacılık yapmak için gerekli başvuruları yapıyoruz. Şirketin işçilere Hak İş’in büro iş kolundaki sendikasını önerdiğini biliyoruz ama. Bu şekilde sendikal faaliyeti de kendi kontrolünde bir patron sendikası ile domine etmek istiyor.

Kaan: Ofis çalışanlarına dönük sendikalar olsa da, kuryelerin bu sendikalarda örgütlenmesini doğru bulmadık. Yapılması gereken iş kolunun düzeltilmesi. Büro sendikalarına giderek aslında patronun bu saldırısını kabul etmiş ve meşrulaştırmış oluruz. Hayır, kuryeler kendi sendikalarını istiyorlar. Zaten yönetimin Hak İş’i önermesi, neden bu politikayı tercih ettiğimizi anlatıyor…

Gergedan Dergi: Delivery Hero’dan işçilerin sorunlarına ilişkin bir açıklama yapıldı mı?

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kurye: Hayır maalesef. Kendileri dünyanın başka ülkelerinde de işçileri korkunç şartlarda çalıştıran bir firma. Bunu pek önemsemiyorlar.

Gergedan Dergi: Bugün Yemeksepeti çalışanlarının temel sorunları ve talepleri neler?

Yemeksepeti İşçi Komitesi’nden kurye: Sendikal haklarımız tanınsın ve hız baskısı son bulsun. Ücretlerimiz enflasyon oranında yükseltilsin. Adi ekipmanlar ile çalışmak istemiyoruz. İnsanca ücret ile güvenceli bir iş istiyoruz. Bunun gibi temel taleplerimizi ve güncel sorunlarımızı sayfamızdan da paylaşıyoruz.

Kaan: Öncelikle iş kolunun düzeltilmesi ve sendikalaşma hakkının tanınması ve toplu iş sözleşmesi imzalanması. Bu TİS’in kapsamına hıza ve performansa dayalı çalışma rejiminin son bulması, mobbing, sürgün gibi yaptırımların son bulması, nitelikli koruyucu ekipmanların alınması gibi maddeler girmeli.

Gergedan Dergi: Tüm bu sorunlarla birlikte belki platform kapitalizmini de tartışmak gerekiyor. Kendi piyasasını inşa edip bu alanda tekelleşen ve iş cinayetlerini, güvencesizliği kural haline getiren bu şirketlerin hukuki yükümlülüklerinin düzenlenmesine ve kamulaştırma tartışmalarına işçi sınıfı nasıl yaklaşmalı?

Kaan: Çağdaş küresel kapitalizmin çevrimiçi platformlar üzerinden yeni bir ticari ağ yaratmış olması, onun iki özelliğiyle açıklanabilir: İlk olarak sürekli bir biçimde eski pazarların hacminin ve kapsamının genişletilmesi hedefiyle yeni suni pazarlar yaratma girişimi ve ikinci olarak da, tarihsel olarak kapitalizmin çöküş evresinde bulunduğumuz için, onun somut ve kalıcı ekonomik değerlerden ziyade rantiyeye, yani somut bir üretim olmaksızın sermayeden sermaye kazanmaya eğilimli yapısı. Yemeksepeti benzeri firmaların çeşitli hizmetlerden, o hizmetleri bizzat kendisi yerine getirmiyor dahi olsa sırf bir çevrimiçi platform sağladığı için komisyon alması; film, dizi, müzik ve benzeri kültürel aktivitelerin aylık aboneliklere bağlanması, dolayısıyla da bir DVD sahibinin aksine aslında çeşitli diziler ile filmlerin yapımcılarının Netflix benzeri platformlarla gerçekleştirdikleri telif anlaşması uyarınca abonesi olduğum platformda yalnızca diziler ile filmleri dönemsel olarak “kiralayabiliyor” olmam; sebze, kahve, kuruyemiş, temizlik eşyaları ve benzeri ürünlerin dahi platformlar üzerinden aylık aboneliklere bağlanması kapitalizmin bu iki özelliğinin korkunç sonuçları.

Bütün platformlar artan veya azalan oranlarda ranta dayanır çünkü hepsi çeşitli düzeylerde kiradan, komisyondan veya üreticinin kazancına doğrudan “ortak” olmaktan beslenir (Yemeksepeti restoranların kazancına “ortak” olurken, Spotify da bunu sanatçılara yapıyor mesela; ancak aldığı komisyona rağmen, Spotify’ın bir platform olarak insanlığın kültürel birikimine katkı sağlayacak şekilde uluslararası müzik üretimi adına ortak bir fon oluşturduğunu göremezsiniz. Aynı şekilde Yemeksepeti’nin restorancıdan harç kesmek haricinde Türkiye yemek kültürüne ne gibi bir katkıda bulunduğuna tanık olduk?). Dolayısıyla küresel çapta yeni bir fenomenle karşı karşıyayız: Çevrimiçi platformların rantiye odaklı sermaye birikimiyle palazlanan ve toplumun geçim kaynakları üzerinde bir parazit rolü oynayan bir ekonomik elitler, yani sermayedarlar tabakası. Jeff Bezos’tan Nevzat Aydın’a, bu elitlerin kapitalizmin içerisinde kendilerinin üstlendikleri rolü bir hayli “yenilikçi”, “inovatif” göstermeye çalışıyor olmaları; onların insan kaynakları bürolarının, işgücü piyasasına ucuz emek güçleriyle girecek olan yeni kuşaklara, böylesine asalak bir ekonomik modelin parçası olmanın yaşamlarının biricik anlamı olması gerektiğine dair kara propaganda yapıyor olmaları; yine bu CEO’ların toplumlara, kendi şirketlerinin toplum için hayati bir zorunluluk olduğu yönünde muhteşem bir yalan kampanyası örüyor olmaları ve böylece CEO’lar olarak kendilerinin üstlendikleri rol olmaksızın, gündelik hayatlarımızda kamunun kapamasının mümkün olmadığı boşlukların doğacağını inatla her fırsatta dile getiriyor olmaları, onların tam da bu parazit olma özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Toplumun üretim kapasitesinin ve emek ürünlerinin üzerinde bir parazit olarak yapışmamış olsalardı, böylesine agresif reklam kampanyalarına ihtiyaç duymazlardı.

Aslında bu yeni platform sisteminin, platformlar özel mülkiyet kapsamında olmasalardı, insanlık için taşıyabilecek olduğu olumlu potansiyellere odaklanmak gerekiyor. Bu potansiyellerin önünde duran, bu şirketlerin özel mülkiyet nitelikleridir.

Bu platformların kurdukları iş modelinin maliyeti sıfıra yakın ve sermaye birikimlerini, kendilerinin değil başkalarının oluşturduğu emek gücü havuzlarını hortumlayarak sağlıyorlar. Zaten maliyeti de işçilerin sendikalaşmasını önleyerek iyice sıfıra yaklaştırmaya çalışmakta kararlılar (sadece Nevzat Aydın’dan değil Jeff Bezos’tan da bahsediyorum; Amazon işçileri Almanya’dan ABD’ye yoğun bir sendikalaşma mücadelesi veriyorlar bugün. Google işçileri bunu başardı bile). Aslında bu yeni platform sisteminin, platformlar özel mülkiyet kapsamında olmasalardı, insanlık için taşıyabilecek olduğu olumlu potansiyellere odaklanmak gerekiyor. Bu potansiyellerin önünde duran, bu şirketlerin özel mülkiyet nitelikleridir. Bugün mesela yüzyıllardır gerçekleştirilen bütün bir sinematik birikim dünya nüfusunun her bir bireyine açık hale getirilebilir veya bir kişi dilediği anda, dilediği yerde, dilediği ülkenin mutfağından yemek yiyebilir. Ancak bunları, rantçı bir yağma modelinin parçası olmadan yapabilmelidir; yani üreticinin cebine elini atıp kendine onun kazancından pay çıkaran asalak şirketler ile CEO’ların olmadığı bir düzlemde bu platformlar gerçek potansiyellerine ulaşabilirler. Dolayısıyla evet, bu platformlara dair bir işçi denetiminde kamulaştırma programına ihtiyacımız var.

Kamulaştırma kelimesini kullanınca, insanlar genellikle devletin zenginleştirilmesine dönük bir talebin ortaya konduğunu sanıyor. Hayır, kastımız bu platformların çalışanlarının ve kullanıcılarının denetiminde, çalışanlarının ve kullanıcılarının çıkarına olacak şekilde, çalışanlarının ve kullanıcılarının yönetimine geçmesi; yani kamulaştırılmasıdır. Bu platformların bir şirket mülkü olarak işlev görmeleri, onların sektörde tekelleşmesini ve dolayısıyla da bu platformların, toplumun çıkarlarıyla çelişkili çıkarlara sahip olmasını beraberinde getiriyor. 2019 senesinde patlak veren Mars Sinema Grubu’nun skandalını hatırlayalım. Bu sinema tekeli hem prodüktörlük yapmakta, hem kendi filmlerini dağıtmakta, hem de gişelerden pay almakta, yani sinema salonlarında söz hakkına sahip. Mars Sinema Grubu, Türkiye’deki sinema salonlarının koltuk kapasitesinin yaklaşık %60’ına sahip ve yine bu koltuk kapasitesinin yaklaşık %70’ini oluşturan sinema salonlarında yalnızca kendi prodüksiyonu olan filmleri gösteriyor. Türkiye’de neden “kaliteli” filmler çekilemiyor? Türkiyeli yönetmenlerin akli melekeleriyle ilgili bir durum değil bu, Mars’ın sektör üzerinde kurduğu tekelle ilgili tamamen. Mars grubunun sektör üzerinde kurduğu ve böylece nitelikli filmlerin çekilmesinin, yönetmenlerin diledikleri filmi çekmesinin, oyuncuların diledikleri rolleri oynamasının önüne geçen bu diktatoryal tekelin bir benzerini, Yemeksepeti de kendi sektöründe kurmaktadır. Bu yüzden Ankara’da açların ucuza doymasına karşı Nevzat Aydın; o ancak ve ancak kendisine yağlı bir komisyon ödendiğinde açların doyma hakkını kabul ediyor, bunun dışında açların doyma hakkına karşı. İşte bu platformlar bu yüzden kamulaştırılmalı: Özel mülkiyet ağında kaldıkları müddetçe tekelleştikleri ve bu bağlamda da işçilerin-emekçilerin çıkarlarına ve hayatta kalma şartlarına karşı savaş açtıkları için.

İşte bu platformlar bu yüzden kamulaştırılmalı: Özel mülkiyet ağında kaldıkları müddetçe tekelleştikleri ve bu bağlamda da işçilerin-emekçilerin çıkarlarına ve hayatta kalma şartlarına karşı savaş açtıkları için.

Bugün hepimizin artık kanıksamış olduğumuz bir alışkanlığımız var: Günde üç öğün yemek. Halbuki günde üç öğün yemek oldukça yeni bir fenomendir. 18. yüzyıla gidip bir vatandaşa günde üç öğün yemek yeme alışkanlığınızı anlatsanız, size şaşkın şaşkın bakabilirdi. Zira günde üç öğün yemeği bir kazanım olarak hediye eden, 20. yüzyılda bunun için mücadele vermiş olan işçi sınıfı kuşaklarıydı. İnsanın karnını günde üç kere doyurma hakkını 20. yüzyılda işçi sınıfı kazanmıştır. Nevzat Aydın ve onun gibi asalak metotlarla servet edinen diğer elitlere “insanların günde üç vakit karınlarını parasız doyurmaları mı, yoksa insanların günde sadece bir kere karınlarını doyurup size buradan komisyon vermeleri mi” diye sorsalar, hepsi ikinci seçeneği tercih ederler. İşte bu yüzden bu platformların kamulaştırılmaları toplum sağlığına ve işçiler ile emekçilerin çıkarlarına yararlıdır, faydalıdır.

(Visited 223 times, 1 visits today)
Close