Written by 09:33 Röportaj

Söyleşi: Macron Dış Politikası

Ertuğrul Atlı ve Temmuz Yiğit Bezmez’in söyleşisi

Ekibimizden Ertuğrul Atlı ve Temmuz Yiğit Bezmez, Emmanuel Macron döneminde Fransa Dış Politikası üzerine konuştular. Geçtiğimiz ay podcast yayını olarak dinleyicilerimize sunduğumuz bu söyleşiyi, konuşma dilinin akıcılığına sadık kalarak metne döktükten sonra yayında kısaca değinilen önemli hususları referans ve bağlantılarla destekledik. Böylece okurlarımız için de hem kolay okunabilen hem de verilere dayanan bir içerik oluşturduk.

Keyifli okumalar…


Ertuğrul Atlı

Öncelikle ben Macron’un en başından itibaren dış politikada nasıl bir arayışta olduğuna değinmek istiyorum; çünkü Macron’un bugünkü dış politikasının izlerini henüz ilk günlerindeki konuşmalarında ve diplomatik temaslarında görebiliriz. Macron Mayıs 2017’de seçilmişti ve ilk Ortadoğu ziyaretini Kasım ayında yaptı. Abu Dabi Louvre Müzesi’nin açılışını gerçekleştirmek üzere önce Birleşik Arap Emirlikleri’ne, ardından Suudi Arabistan’a gitti. Macron’un Ortadoğu’daki bu ilk temasları dış politika tercihlerinin de erken temsili olarak değerlendirilebilir.

Temelleri Jacques Chirac döneminde atılmış olan Abu Dabi Louvre Müzesi’nin açılışında gerçekleştirdiği konuşmasında Macron, İslam’a yönelik ılımlı mesajlar vermiş ve Veliaht Prens Şeyh Muhammed Bin Zaid el-Nehyan’ın gözlerinin içine bakarak “Fransa, bağnaz taraftarlık karşısında her zaman sizin yanınızdadır” demişti. Tabii, Fransa dış politikasının geleneksel tercihlerini göz önünde bulundurduğumuzda Körfez monarşileriyle yakın ilişkiler kurulmasının şaşırtıcı olmadığını ifade etmek gerekiyor. Ancak Macron’un, Ortadoğu’daki pro-aktif dış politika arayışının somut göstergeleri özellikle Riyad ziyaretinde ortaya çıkmıştı.

Programında olmadığı halde Birleşik Arap Emirlikleri’nin ardından Suudi Arabistan’a geçen Fransa Cumhurbaşkanı, burada da Veliaht Prens Muhammed bin Salman’la görüşmüştü. O dönemde Yemen krizinin oldukça sıcak olduğunu ve Lübnan’da yeni bir siyasi krizin patlak verdiğini hatırlayalım. Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifası uluslararası gündeme bomba gibi düşmüştü. Hariri’nin istifasını Suudi Arabistan’da açıklaması ve konuşmasında Hizbullah’ı topa tutması; rehin tutulduğu, kaçırıldığı ve Riyad tarafından istifaya zorlandığı iddialarına sebep olmuştu. Macron tam da bu krizin ortasında Riyad’a giderek Saad Hariri ile görüştü ve onu Paris’e davet etti. Keza Hariri’nin Paris ziyareti de sonradan gerçekleşti ve Lübnan Başbakanı burada yaptığı açıklamada rehin tutulduğu iddialarını yalanlayarak en kısa zamanda Beyrut’a döneceğini açıkladı. Hariri, Elysee Sarayındaki bu konuşmasında, Macron’un Lübnan krizine gösterdiği ilgiye, “Fransa bir kez daha küresel ve bölgesel rolünün büyüklüğünü gösterdi.” diyerek teşekkür etti.

Macron’un Ortadoğu’daki proaktif dış politika arayışı İran konusunda da bir şekilde temsil buldu. Aynı dönemde (2017 – 2018) ABD Başkanı Donald Trump; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ile İran arasında imzalanmış olan mutabakatı (P5+1) iptal edeceğini söylüyordu. Çerçeve anlaşmayı yok sayan açıklamalarının yanı sıra Trump, İran’a yönelik yeni yaptırım kararları açıklamıştı.

Emmanuel Macron bu süreçte İran’a karşı katı politikaların (sopa politikasının) sürdürülmesini; ancak İran’ın nükleer çalışmalarının durdurulmasına ilişkin mutabakatın da korunmasını savunuyordu. Bu çelişkili görülebilir ama Fransa, Avrupa Birliği’nin geleneksel politikasıyla da uyumlu olarak hem İran’la temas kurabilen, hem Körfez monarşileriyle iyi ilişkiler kurabilen hem de Atlantik bloğunun banisi Washington’la birlikte hareket eden bir aktör olmaya çalışıyor. O dönemde İran konusunda da bu konumunu kullanarak pro-aktif bir arayış içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Macron’un cumhurbaşkanlığının erken döneminde ortaya çıkan bu arayış aslında bugün de farklı şekillerde devam ediyor.

Temmuz Yiğit Bezmez

Kesinlikle Ertuğrul, önemli noktalara değindin. Ben de senin bıraktığın yerden başlayayım. Macron 2017 Mayıs’ta iktidara gelişinden bu yana öncelikle ekonomi alanında, özel sektörü de deneyimlemiş biri olarak yabancı yatırımcıya, inovasyona, girişimciliğe ve “hantal bürokrasiye karşı” bir görüntü verirken dış politikada da daha müdahaleci, Fransa’nın uluslararası meselelerde daha görünür olmasını isteyen ve çoğu konuya liderlik etme arayışında olan bir izlenim verdi.

Öncelikle Macron’un, Birleşmiş Milletler’i ve diğer tüm çok taraflı mekanizmaları harekete geçirmeye çalışan pro-aktif bir görüntüsü var. Bu yönden aslında Fransa eski Cumhurbaşkanları Chirac’a, Miterrand’a, Giscard’a benzetebiliriz. Ancak 2020 yılının çok kutuplu ve birbirine bağımlı dünyası, çok taraflı kuruluşların sorgulandığı ve küreselleşmenin dönüşüm geçirdiği “küresel lidersiz” konjonktürü Cumhurbaşkanı Macron’a eşsiz bir ortam sunuyor. Macron, iklim değişikliğinden, Doğu Akdeniz meselesine kadar çoğu uluslararası konuda liderlik boşluğunu doldurma arzusuna 40 dakikalık 75. BM Genel Kurul konuşmasında da gördüğümüz üzere hız vermiş durumda.

Hızlıca başlamak gerekirse, sen Louvre konuşmasından bahsettin ben de seçildiği ilk aylarda yaptığı o meşhur Sorbonne konuşmasından ve Avrupa’ya özellikle verdiği önemden bahsedeyim. Seçildikten birkaç ay sonra o konuşmada, “daha fazla egemenliğe sahip”, “demokratik” ve “daha birleşmiş bir Avrupa” istediğinin mesajını vermişti. Avrupa’nın özellikle güvenlik konusunda Amerika’ya daha fazla bağımlı olmaması gerektiğinin altını çizmişti. Keza Amerika’nın uluslararası güvenlik konusunda Obama’nın ikinci döneminden bu yana çizdiği görüntü gereği, Avrupa’nın uluslararası meselelerde daha bağımsız bir görüntü çizmesi gerektiğini vurgulamıştı.

Yaşanan son olaylara baktığımızda, Macron’un her olayın veya bir uluslararası gelişmenin akabinde çok hızlı bir şekilde aksiyon aldığını görüyoruz.  Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta yaşanan elim patlama ve ardından hemen ertesi gün Macron orada, Hint Okyanusu’ndaki Mauritius Adası’nda bir petrol sızıntısı olduğunda Macron yine hemen yardım teklifini yineliyor, yine Nijer’de Fransız vatandaşlarının da içinde bulunduğu bir terör saldırısı meydana geldiğinde Macron hemen tepki veriyor. Ayrıca şunu da örnek vereyim, pandeminin ilk aylarında çoğu Çin’e borçlu olan Afrika ülkelerinin borçlarının silinmesini dahi talep etmişti. Yani her anlamda özetle, yine senin de dediğin gibi Fransa’nın pro-aktif bir görüntü çizdiğini içerisinde olduğunu görüyoruz. Keza Doğu Akdeniz meselesindeki agresif liderlik arayışına gelecek olursak, AB’nin “Güney Ülkeleri” Yunanistan ve GKRY’e “sahip çıkma” çalışmaları, Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip ülkesi Türkiye’yi dışlayıp Ajaccio’da 7 AB üyesi Akdeniz ülkesini bir araya getirmesi, Yunanistan’a askeri destek vermesi ise bunların bir örneği. Sevilla haritası ve benzeri haritalara destek vermesinin ise uluslararası hukukta hiçbir karşılığı yok.

Bahsettiğimiz liderlik arayışının önemli sacayaklarından biri de tüm insanlık için pandemilerden daha büyük bir tehdit olan “iklim değişikliği” meselesi. Zaten COP 21 Konferansı (2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) Paris’te yapılmıştı. Burada da Macron’un iklim değişikliği konusuna, enerji dönüşümünden çevreci politikalara kadar her alanda uluslararası liderlik etme isteğini görüyoruz. Bu durumu açıkçası biraz iç politikayla da ilişkilendirebiliriz. Nitekim geçtiğimiz aylarda gerçekleştirilen yerel seçimlerde Yeşiller (EELV) Lyon, Strasbourg, Bordeaux gibi büyük şehirleri kazandı. Keza destek verdikleri Sosyalist Parti adayı Anne Hidalgo Paris’te yeniden seçildi. Dolayısıyla iç politikayla dış politikayı buluşturan en önemli noktalardan biri kesinlikle çevre & iklim değişikliği meselesi olarak karşımıza çıkıyor. 2022 Mayıs ayında yapılacak seçimlere de az bir süre kaldığını da göz önünde bulundurursak bu önemli bir gündem maddesi olmaya devam edecek. Keza AB’nin de kurumsal olarak bu konuda dünyaya bir rol model & standartları belirleyen kurum olma gayretini görüyoruz. AB Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’in “Birliğin Durumu” konuşmasında da açıkladığı üzere, “NextGenerationEU” kapsamında 672 milyar€ finansmanın %37’si “Avrupa Yeşil Mutabakatı” için harcanacak ve 750 milyar € kurtarma fonunun %30’u kadar yeşil tahvil ihraç edilecek.

Dış politika açılımına geri dönecek olursak aslında ilk Ortadoğu ziyaretini Birleşik Arap Emirlikleri’ne yaptığını söylemiştin, çok önemli. Burada aslında Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın da kimliğine bakmak lazım. Kendisi 2012-2017 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanlığı yapan François Hollande kabinesinde Savunma Bakanı’ydı. Savunma Bakanlığı yaparken özellikle Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri liderleriyle çok güçlü ilişkiler kurmuştu. Bugün Doğu Akdeniz’de Fransa’nın Mısır’la bu kadar kolay diyalog kurmasını sağlayan en önemli isimlerden biri de Jean-Yves Le Drian. Türkiye’yi köşeye sıkıştırma politikasının mimarlarından biri ise yine Le Drian.

Ertuğrul Atlı

Bu söylediklerin Fransa’nın silah ihracatıyla da doğrudan ilgili. Fransa, ABD ve Rusya’nın ardından dünyanın en önemli üçüncü silah ihracatçısı ülke konumunda. Fransız silah endüstrisi 2015-2019 yılları arasında, 1990’lardan beri gördüğü en yüksek pazar payına ulaştı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre Fransa’nın en çok silah ihraç ettiği ülkelerin başında ise Mısır geliyor. Fransa’nın silah ihracatının %26’sı Mısır’a gidiyor. Onu %14 ile Katar ve Hindistan takip ediyor.[1]

Fransa’nın Silah İhracatı Parlamento Raporu (2020) da bunu doğruluyor. 2010-2019 yılları arasında Mısır en büyük 4. Birleşik Arap Emirlikleri de 5. pazar konumunda. 2010-2019 yılları arasında Birleşik Arap Emirlikleri’ne silah ihracatının toplam ekonomik büyüklüğü 4,7 milyar Euro. Bunun neredeyse 3’te birine tekabül eden 1,5 milyar Euro’luk ihracat ise 2019 yılında gerçekleşmiş. 2019 yılında iki ülke arasında silah ticaretinin rekor düzeye ulaşması dikkat çekici.

Temmuz Yiğit Bezmez

Konuşmanın başında Abu Dabi Louvre ziyaretinden bahsetmiştin. Burada ben biraz Macron’un o “tarihsel misyon”undan da biraz bahsetmek istiyorum. Göreve geldiğinden beri Fransızcanın ve Fransız kültürünün öne çıkarılması için politikalar yürütüyor. Bir Frankofoni politikası var aslında Avrupa’da ve Afrika’da. Ona da parantez içerisinde değinmek lazım. 2018’de Ermenistan’ın başkenti Erivan’da düzenlenen “Frankofoni Zirvesi”nde ifade ettiği cümleleri iyi incelemek lazım. Bu durumu, Fransa’nın güçlü bir “yumuşak gücü” olarak Fransızcanın dünyada yaklaşık 300 milyon insan tarafından konuşulan bir dil olması ve Fransa’nın geçmişten günümüze Afrika politikaları bağlamında değerlendirmek gerekir.

Konumuza geri dönecek olursak, Fransa’nın Avrupa Birliği’ne liderlik etme arzusunun altında yatan, geleneksel Atlantik bloğunun son yıllarda birbirinden uzaklaşmaya başlamasıyla, artık Avrupa Birliği’nin kendi kaderini çizmesi ve egemenliğini koruması zorunluluğu. Son dönemlerde unutulan meşhur Fransa-Almanya çiftinin yeniden canlandırılması için de çok önemli çalışmalar yürütüyor. Geçtiğimiz ay kabul edilen 750 milyar dolar büyüklüğündeki kurtarma planı da aslında tarihi Fransa-Almanya birlikteliğinin bir ürünüydü. Uzun yıllardır böyle bir birliktelik görülmüyordu. Sonuç olarak AB projesine sıkı sıkıya bağlı bir Macron görüyoruz.

Ertuğrul Atlı

Geçtiğimiz sene yapılan “beyin ölümü” tartışmasını hatırlayalım: Macron, AB ordusu kurulmasını savunarak “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” gibi bir açıklama yapmıştı.

Temmuz Yiğit Bezmez

“Beyin ölümü” bana göre aslında Atlantik bloğunun artık ortak bir düşmanının olmaması nedeniyle kullanılmış çok iddialı bir ifadeydi. Hem Türkiye’yi hem de ABD’yi hedef alıyordu. NATO’nun ortak bir düşmanının olmamasından NATO’nun ne önemi var ki, noktasına gelmişti. Bununla birlikte, aslında NATO içinde bulunduğu tüm ülkeler ve paydaşları için hala çok önemli bir güvenlik örgütü olarak karşımıza çıkıyor.

Biraz da Macron’un Asya-Pasifik yaklaşımını konuşmak gerekir. Aslında göreve geldiğinden beri, evet Avrupa’yı çok fazla öne çıkarıyor. ABD’yle olan ilişkilerinde daha bağımsız, uluslararası meselelerde daha güçlü, daha proaktif, daha lider bir Fransa… Ama bir yandan da tabi ki Parag Khanna’nın ifadesiyle Asya Yüzyılında olduğumuzu da unutmamak lazım. Cumhurbaşkanı Macron da bunun bilincinde. Avrupa Birliği’nin özellikle son dönemde yaptığı “yeni nesil” serbest ticaret anlaşmaları var. Başta Vietnam’la, Singapur’la… Avustralya ve Yeni Zelanda’yla da bu yılın sonunda imzalanması bekleniyor. Keza Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) en büyük Avrupalı partneri şu an Fransa. Bununla birlikte, Geçtiğimiz günlerde Christophe Penot’nun Fransa’nın “Hint-Pasifik” Büyükelçisi olarak atanması, Fransa-Hindistan-Avustralya üçlü diyaloğunun ön plana çıkartılması, Fransa’nın ASEAN tarafından resmi partner ülke olarak onaylanması gibi gelişmeler dikkat çekiyor. Bölgenin hem              jeo-politik hem jeo-ekonomik anlamdaki önemi giderek küresel ekonomide ve uluslararası ilişkilerde artıyor.

Ancak şunu da ifade etmekte fayda var, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alacak şekilde ifade edersek MENA bölgesi hâlâ çok önemli bir çatışma bölgesi ve çıkar alanı. Fransa’nın Avrupa projesini yeniden canlandırma ve yeniden ona daha güçlü bir misyon yükleme gayretleri doğrultusunda büyük önem ifade eden bir alan.

Bu noktada her zaman birlikte çalışılması gereken ama AB’nin de her zaman stratejik ve sistematik rakip olarak gördüğü bir Çin gerçeği var. Nitekim Çin’in, podcast yayınımızda da konuştuğumuz bir 5G stratejisi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Made in China 2025, 2035 ve 2049 hedefleri var. Avrupa’da özellikle Çin’in yatırımlarının arttığını görüyoruz. Özellikle Yunanistan’daki Pire limanı, Avrupa’nın şu anda en fazla işlem gören limanı olmuş durumda. Dolayısıyla Çin’in agresif yatırımları Avrupa nezdinde endişe yaratıyor. Öte yandan bu durum ABD’nin son yıllardaki çok taraflılıktan uzak dış politikasıyla birleşince, AB’ye yeni bir stratejik misyon ve otonomi yüklenmesi düşüncesi Brüksel’de ve birçok AB başkentinde değer kazanıyor. Bir yandan da şunu ifade etmek lazım: Almanya Başbakanı Angela Merkel başta olmak üzere de çoğu Avrupa ülkesi Çin’le ortak çalışmaların yürütülmesi gerektiğinin de bilincindeler.

Asya-Pasifik ilişkilerini toparlayacak olursak, 2022’de gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden seçilmesi halinde Macron’un başta kendisi ile “benzer düşünen” ülkelerle –başta Endonezya, Tayland, Avustralya, Hindistan- ilişkilerini yoğunlaştıracağı bir döneme gireceğiz. Pentagon’un yayımladığı Hint-Pasifik Belgesi’ndeki güvenli, özgür, müreffeh ve kurallara dayalı bir “Hint-Pasifik” bölgesi vizyonunu Macron Fransa’sı da tamamıyla paylaşıyor.

Ertuğrul Atlı

Görülen o ki Fransa’nın Asya-Pasifik politikası yeni yeni şekilleniyor ve derinleşiyor. Yeniden bizim coğrafyamıza dönecek olursak Doğu Akdeniz meselesine değinmek gerekir; çünkü şu an uluslararası gündemin en sıcak konularından bir tanesi ve Fransa da Doğu Akdeniz’de önemli bir aktör. Fransa’nın Doğu Akdeniz’e olan ilgisi yeni değil, hatta tarihsel bir arka planı olduğundan söz edebiliriz. Uzun zamandır Fransa’nın bu bölgedeki sorunlara doğrudan müdahil olmaya çalışmasının çeşitli sebepleri var. Bu sebeplerin başında enerji geliyor. Fransa özellikle AB üyesi olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinden bölgedeki enerji paylaşımında söz sahibi olmaya çalışıyor. Buna ek olarak Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki eski sömürge ülkeleri var. Yine 2011’den beri istikrara kavuşamamış olan Libya meselesi var. Libya’da da Fransa’nın, özellikle 2011 yılında Muammer Kaddafi rejimine yönelik hava saldırılarından beri önemli bir aktör olduğunu görüyoruz. Tabii bu başlıkların hiçbiri birbirinden ayrı değerlendirilemez, birbiriyle doğrudan bağlantılı meseleler. Fransa da bütün bu başlıklardaki politikalarını bölgedeki genel çıkarları doğrultusunda bütüncül bir şekilde belirliyor.

Enerji bildiğimiz gibi çok sıcak bir konu. Geçtiğimiz günlerde Macron’un Merkel’le yaptığı ortak basın açıklamasında, Merkel bölgede çatışma ihtimalinin doğmaması için taraflara uzlaşı çağrısı yaparken Macron AB üyesi müttefikleri olan Yunanistan ve GKRY’ne destek açıklaması yapmıştı. Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamalarında da bu yaklaşım öne çıkıyor. Fransa, Doğu Akdeniz enerji ihtilafında açık ve net bir şekilde Yunanistan’ın merkezinde bulunduğu ittifaktan yana bir tavır almakta. Bu konuda Türkiye’yle açıktan restleşmekten geri durmuyor. Eylül başında Fransız donanmasının amiral gemisi Charles de Gaulle’ün Doğu Akdeniz’e gönderilmesi kararı almıştı; ancak geçtiğimiz hafta Ankara’dan gelen ılımlı mesajlara Türkçe bir tweetle yanıt vererek tansiyonun bir nebze de olsa düşmesine katkı sundu.

Elbette Fransa’nın Doğu Akdeniz enerji kaynaklarına olan ilgisi yalnız politik bir ilgi olarak değerlendirilemez. Fransız Total şirketi, GKRY ile yapmış olduğu anlaşmalar neticesinde bölgedeki bazı muhtemel petrol ve doğalgaz yataklarında arama ruhsatına sahip.

Fransa için bölgedeki bir diğer başlık Libya. BM’de temsil edilen Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı savaşan Halife Hafter güçlerinin en büyük destekçilerinin başında Emmanuel Macron geliyordu. Rusya’nın ardından Fransa uzun süredir, Hafter’e hem istihbari hem siyasal anlamda açık destek veren en önemli devletlerden biri.

Türkiye’nin oyuna müdahil olmasının ardından Trablus hükümetinin beklenen ilerlemeyi sağlayamaması nedeniyle Hafter’in arkasındaki Mısır-Fransa-BAE bloğunda da çatlak sesler çıkmaya başladı ve Macron, Hafter’e olan desteğini reddeden bir açıklama yaptı. Ardından UMH Başbakanı Fayiz es-Serrac’ı Paris’e davet etti. Önce Paris’te bir görüşme yapılacağı bilgisi basına yansıdı ancak ardından UMH tarafından bu iddia yalanlandı. Serrac 6 Eylül’de Türkiye’ye geldi. Geçtiğimiz günlerde de istifa edeceğini açıkladı.

Öte yandan, Beyrut Limanı patlamasının ardından dünyanın gözlerini çevirdiği Lübnan, Fransız dış politikası için önemli bir başlık. Sömürge yıllarından itibaren Paris Lübnan’la, hem ekonomik hem politik hem sosyolojik olarak ayrı bir ilişki geliştirmişti. Kaldı ki bu ülkede Fransa ile güçlü bağları bulunan, Fransız dili ve kültürü ile yetişmiş önemli bir Maruni nüfus bulunuyor. Hatta Marunilerin bir kesimi açıkça Lübnan’da Fransız mandasını talep ediyor. Lübnan’ın kuruluşundan bu yana Fransa’nın bu sosyolojik kesimle ilişkisi hiç kopmadı ve bugün de Fransa’nın özellikle Maruniler üzerinden Lübnan iç politikasında daha etkin olmaya çalıştığını görüyoruz. Macron’un patlamanın ardından gerçekleştirdiği Beyrut ziyaretinde çok önemli fotoğraflar verildi. Bu ziyaretinde daha önce Fransız diplomasisinde görülmedik düzeyde iç siyasete müdahale eden konuşmaları, Lübnan’da bir reform sürecine öncülük etmek istediğini gösteriyordu. Uzmanlar, bu reform sürecinin uzun vadede Hizbullah’ı Lübnan siyasetinden tasfiye etmeyi amaçladığını ifade ediyorlar. Geçtiğimiz haftalarda Gergedan’da yayımlanan Lübnan dosyasına Galatasaray Üniversitesi’nden hocamız Tolga Bilener de bir değerlendirme ile katkı sunmuştu. Tolga Hoca’nın da dikkat çektiği soruyla sözlerimi sonlandırayım: Macron’un Doğu Akdeniz’de ve Lübnan’da birtakım hedefleri olduğu açık; ancak 21. Yüzyılda ve Batı hegemonyasının bu denli sarsıldığı günlerde, Fransa’nın bu hedefleri gerçekleştirme kapasitesi var mı?

Temmuz Yiğit Bezmez

Evet Ertuğrul çok önemli noktalara değindin ve Tolga Bilener hocamızın da sorusu tüm bu değerlendirmelerimiz ışığında sorulması gereken belki de en önemli sorulardan belki de. Konuyu farklı bir noktaya çekmek gerekirse, aslında Fransız dış politikasında görevde olan hükümetlere de bağlı olarak bazen U dönüşü denilebilecek değişiklikler yapıldığına şahit olabiliyoruz. Örneğin ABD’nin Irak işgali sırasında dönemin Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin BM’de bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında “İşgali, barbarlığı tanımış bir Avrupa ülkesi olarak geçmişi unutmuyoruz.” diyerek işgal koalisyonuna Fransa’nın katılmayacağını duyurmuştu. Tam tersi bir durum ise 2011’de senin de bahsettiğin gibi Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde Fransız ordusu tek taraflı bir kararla Libya’ya saldırgan bir şekilde askeri harekât düzenlemekten çekinmemişti.

Şunu da eklemekte fayda var. Türkiye’de gerçekleştirilen bazı analizlerde – yazılarda sıklıkla karıştırılıyor, Fransa’nın dış politika hamleleri sanılanın aksine çoğunlukla iç siyasete yönelik değil. Şu an Fransa’da Macron’un yeni atadığı Jean Castex hükümetinin temel gündemi Fransa’nın rekabetçiliğini arttırma ve ekolojik projeleri destekleme amaçları çerçevesinde geliştirilen “La France Relance” stratejisi ve bu kapsamda açıklanan ekonomi ve çevre politikaları. Dış politika tabii ki özellikle 2022 yılındaki seçimlere doğru giderek daha büyük önem kazanacaktır ama seçim kampanyaları süresince temel birkaç başlığın dışına çıkılacağını düşünmüyorum.

Son olarak yeni Fransa Başbakanı Jean Castex’e bir parantez açmak lazım. Klasik bir Fransız bürokrat. Sciences Po ve ENA mezunu. İki yıl boyunca tamamen Fransa’nın iç meselelerine yoğunlaşacak bir hükümet kurdu. Bu da tabii Macron’un dış politika konularında, özellikle liderlik arayışında olduğu konularda daha görünür olmasını sağlayacak. Keza iç meseleler tamamen Jean Castex hükümeti tarafından yönetilmeye devam edilecek.

Ertuğrul Atlı

Castex hükümetinin Dışişleri Bakanı Le Drian mı yine?

Temmuz Yiğit Bezmez

Le Drian evet. Le Drian, Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire’le birlikte yeni hükümette kalan en önemli iki isim.

Jean Castex bilinçli yapılmış bir tercih. Özellikle pandemi döneminde öne çıkmış bir isim ve “Monsieur Déconfinement” olarak biliniyor. Fransa’nın İspanya sınırındaki Pyrénées-Orientales bölgesinde belediye başkanlığı yapmış, iç politikayı ve yerel yönetimleri çok iyi bilen biri olarak karşımıza çıkıyor. Zaten ENA’dan Fransa’nın bürokrat yetiştiren okulundan mezun tipik bir bürokrat.

Ertuğrul Atlı

Evet Macron dönemi Fransa dış politikasını ana hatlarıyla konuşmaya çalıştık. Teşekkürler Temmuz.

Temmuz Yiğit Bezmez

Teşekkürler Ertuğrul.


[1] https://www.capital.fr/entreprises-marches/la-france-troisieme-pays-exportateur-darmes-dans-le-monde-1364258#:~:text=Dans%20l’ordre%20d’importance,72%25%20sur%202015%2D2019.

(Visited 92 times, 1 visits today)
Close