Written by 10:18 Röportaj

Hazal Yalın ile “1945: Türkiye-SSCB İlişkileri”

Oğul Tuna ve Deniz Tunç Kalyoncu’nun söyleşisi

Geçtiğimiz günlerde tarihçi ve çevirmen Hazal Yalın’ın yeni kitabı “1945: Türkiye-SSCB İlişkileri” Kırmızı Kedi Yayınevi’nden yayımlandı. Bu vesile ile Rusya’dan Sevgilerle olarak Hazal Yalın ile yeni kitabı üzerine ve 76 yıl sonra bile güncelliğini koruyan meseleler hakkında konuştuk.


Rusya’dan Sevgilerle: Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve üs talebi kamuoyunu hala meşgul eden tartışmaların başında geliyor. Bu yalnızca NATO’yu meşrulaştırmak için bir hamle olarak değil, sizin de kitabınızda belirttiğiniz gibi birtakım sol partilerin, grupların ve görüşlerin de çokça üzerinde durdukları bir konu. Molotov’un Türkçeye de çevrilen Feliks Çuyev ile görüşmelerinde de Molotov’un bu konudaki söylemlerinin izi sürüldü. Siz bu tartışmada kendinizi oldukça net konumlandırıyorsunuz ve SSCB’nin bu taleplerinin varlığını kabul ederek bu isteklerin arka planını da gösteriyorsunuz. Bize bu süreci açıklayabilir misiniz?

Hazal Yalın: Kronolojiyi tekrar hatırlayalım. Temmuz 1936, Montrö Konvansiyonu imzalandı. 11 Kasım 1938, Atatürk’ün ölümünün ertesi günü, Atatürk dönemi dış siyaseti diye bir şey varsa eğer, onun mimarı olan Tevfik Rüştü Aras görevden alındı. Eylül 1939, Dışişleri Bakanı Saraçoğlu ile Molotov ve Stalin arasında Moskova görüşmeleri yapıldı. Bu görüşmelerde Sovyet tarafı, Türkiye’nin Boğazlar ile ilgili alacağı kararları üçüncü ülkelerden önce SSCB ile yürüteceği görüşmelerle kararlaştırmasını önerdi, ama Türkiye bunu kategorik olarak reddetti. Altını çizeyim: SSCB, Montrö’nün gözden geçirilmesini değil, olası değişiklikleri önce iki ülkenin kendi aralarında görüşmelerini öneriyordu. Görüşmeler akamete uğradı. Akametin bir diğer nedeni şudur: Tam bu sırada Ankara, Fransa ve Britanya ile üçlü ittifak görüşmelerini de yürütüyordu, oysa Sovyetler Birliği olası bir savaşın mümkün olduğunca dışında kalmaya çalışıyordu. Ayrıntılarına girmeyeceğim; ancak Saraçoğlu’nun, 1925 tarafsızlık anlaşmasının teyit edilmesi önerisini reddettiğini de ekleyeyim.

Almanların Sovyetler Birliği’ne saldırısı arifesinde Moskova’nın Ankara ve İstanbul’dan aldığı istihbarat raporları Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşıtı bir oryantasyon içinde olduğunu açıkça gösteriyor.

Almanların Sovyetler Birliği’ne saldırısı arifesinde Moskova’nın Ankara ve İstanbul’dan aldığı çok sayıda istihbarat raporları var, bunların bir kısmı gerçekten ilgi çekici ve Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşıtı bir oryantasyon içinde olduğunu açıkça gösteriyor. Ancak bilhassa üç olaya dikkat çekmek gerek. Birincisi, üçlü ittifakın imzalanmasından sonra, Fransa ve Britanya’nın Türkiye hava sahasından geçerek Bakü petrol yataklarını bombalama planları. İkincisi 1942 ortalarında Türkiye’nin Sovyetler Birliği sınırına 26 tümen yerleştirmesi. Bu, silahlı kuvvetlerin mevcudunun yarıdan fazlası anlamına geliyordu. Üçüncüsü de Türkiye’de yoğun Alman propagandası ve nüfuzu.

Özellikle bu üçüncüsü çok dikkat çekicidir ve sadece hükümet dışındaki kimi kudretli paşalardan değil, bizzat Saraçoğlu ve Menemencioğlu gibi hükümetin içinden, başından gelir. Dahası Ankara, savaşın sonuna yaklaşırken bile, Almanya Sovyetler Birliği’ne karşı savaşı sürdürürken ABD ve Britanya ile ayrı barış imzalamaları için arabuluculuk girişimlerinde bulunmuştur.

Bu arada, krom ticaretine ısrar da var elbette. Bu ticaret, Türkiye burjuvazisinin yükselişinde kritik bir rol oynamıştır. Ve ayrıca, üstelik Montrö’ye rağmen, adeta yeni bir Yavuz ve Midilli faciası yaratmaya hazırlanır gibi, Karadeniz’e kamuflajlı Alman savaş gemilerinin girmesine izin verilmesini de saymak gerek.

Son olarak şunu da unutmamalıyız: Sovyetler Birliği’nin Türkiye’de güçlü bir istihbarat ağı olmasından başka, Britanya istihbaratı 1945 ortalarına kadar Türkiye’nin diplomatik yazışmalarını çözüyordu ve bunların en önemlileri de kuşkusuz Kim Philby aracılığıyla Moskova’ya iletiliyordu. Ayrıca Sovyetler Birliği Berlin’le birlikte Reich Dışişleri Bakanlığı’ndaki bütün evrakları da ele geçirmişti dolayısıyla 1945 Mayısından itibaren Almanya ile Türkiye arasındaki yazışmaları eksiksiz biliyordu. Bunlar arasında mesela, Saraçoğlu’nun von Papen’e “Rus insan potansiyelinin yok edilmesini” telkin ettiğinden haberdardı.

Sovyetler Birliği’nin savaştaki insan kayıplarının 27 milyona yakın olduğunu hatırda tutarak, savaş sonrası yeni dünya düzeni kurulurken, Sovyetler Birliği’nin çeperinde güvenlik arayacağı açıktı. Bu güvenliğin çerçevesi, 1944 başındaki Mayskiy raporu ve Litvinov Komisyonu raporuyla çizilmiştir. Bu belgelerde çeper ülkelerden tarafsızlık beklenir. Bu tarafsızlık, mesela Norveç’te 1950’lerin sonlarına, Finlandiya’da 1980’lere, Afganistan’da 1970’lerin başına kadar sağlanmıştır. İran ve Pakistan’da sürekli gerilim kaynağı olmuştur. Belgeler, Türkiye’yi de bu kapsamda sayarlar, ancak iki nedenle bu gerçekleşmemiştir. Birincisi, Türkiye’nin savaş boyunca tutumu, Moskova’da derin bir güvensizlik tetiklemiştir; dolayısıyla hiç değilse Boğazlar’da güvenlik tesisi ihtiyacı doğmuştur. İkincisi de Türkiye, Sovyet karşıtı ve Batı yanlısı siyasette kararlıdır.

Boğazlarda üs ve toprak talebi, Boğazlar’ın güvenliğini sağlamak için pazarlık araçları olarak bu kapsamda ortaya çıktı. Sovyetler Birliği, üs talebini ortak güvenlik sağlanması yolunda, toprak talebini de bunu zorlamak için dile getirmişti. Ancak bu iki araçta da yanılmıştı; Tevfik Rüştü Aras bile Tan Gazetesi’nde Sovyet tekliflerinin yıkıcılığını belirtiyordu. Nitekim Molotov’un 1953 açıklamasından başka Rusya Federasyonu savaş tarihi de buna tanıklık eder.

Rusya’dan Sevgilerle: Kafkaslardaki Sovyet cumhuriyetlerinin Türkiye’den isteklerini yayılmacı bir şovenizm ve emperyal bir talep (emperyalist değil) olarak niteliyorsunuz. Kars ve Ardahan çevresindeki taleplere dair “Gürcü akademisyenlerin mektubu” kitabın tartıştığı meselelerden biri. Fakat “Ermeni meselesi”ni çalışmanızın dışında tutuyorsunuz. Batı’daki diyaspora Ermenileri ile Sovyet Ermenileri arasındaki bu kısa süreli birlikteliğe ve milliyetçi davaya dair neler söyleyebilirsiniz?

Hazal Yalın: Aslında esas olarak şunu tartışıyorum: Sovyetler Birliği son derece dinamik bir toplumdu; bu toplum, liberal izleğin bize kabul ettirmek istediği gibi, otoriter yöneticilerin dayatmasıyla, totalitarizmle vb. açıklanamaz. Sovyetler Birliği’nin ortak temel dinamiklerinden başka her milli azınlık ve birlik cumhuriyetinin de kendi dinamikleri vardı. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bu çerçevede ortaya çıkar. Azerbaycan’da Bolşevik hareket güçlü olduğu için milliyetçilik daha zayıftı, ama Gürcistan ve Ermenistan’da hâlâ çok güçlüydü. Dahası savaş ve zafer, bu milliyetçiliklerin yükselmesine neden olmuştu. Stalin, 1944’te Gürcülerin olası toprak talebini sert ifadelerle eleştirirken, 1945’te bunu Türkiye’ye baskı aracı olarak kullanmayı sadece “tercih” etmedi. Aynı zamanda mevcut bir talebi başka tarafa kanalize ediyordu. Ermenistan için de aynı şey geçerlidir. Aynı tarihi kesitte üst üste gelen birçok şeyden söz ediyoruz: Gürcülerin geleneksel yayılmacı milliyetçiliği, Ermenilerin geleneksel korunmacı milliyetçiliği, savaş ve zafer, büyük insan ve kaynak kayıpları, Sovyetler Birliği’nin sınır güvenliği kaygısı, Stalin’in kişiliği, devlet fetişizmi… Bütün bunlar, milliyetçiliğin artan baskısını güvenlik için kullanmak seçeneğini besledi. Üstelik bu, Molotov’un uyarısına rağmen yapıldı.

Sovyetler Birliği son derece dinamik bir toplumdu; bu toplum, liberal izleğin bize kabul ettirmek istediği gibi, otoriter yöneticilerin dayatmasıyla, totalitarizmle vb. açıklanamaz.

Şunu belirtmeliyim. Gürcistan ve Ermenistan’ın toprak talepleri, bu ülkelerin dışişleri bakanlıklarının kurulmasıyla ilişkilidir. Bu da Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası dünyada etki alanını genişletmek kaygısıyla ilişkilidir. Bu da Sovyetler Birliği’nin güvenliğini sağlamak kaygısıyla ilişkilidir. Başka deyişle, bütün kapılar güvenliğe açılıyordu. Sovyetler Birliği, zaferin parlak yüzüne rağmen aslında çok güç bir durumdaydı: Stalin’in, gerçekte 27 milyona yakın olan Sovyet kayıplarını 7 milyon olarak açıklaması boşuna değildir. Demek ki pek çok açıdan bir paradoksla karşı karşıyayız. Bu paradoksa bir de Kafkas mikro milliyetçiliklerinin, aslında her tür milliyetçiliğin birbirini boğazlama eğilimini eklemek gerek. Bu yüzden Gürcistan ve Ermenistan komünist partileri, diğerinin talep ettiği toprakta da hak iddia ediyorlardı.

Ermenistan’ı çalışmamın dışında tutmamın temel nedenleri şunlar. Birincisi, bu sırada Türkiye’de geleneksel Rus düşmanlığıyla birleşen, köpürtülen bir antikomünizm vardı ama köklü bir Ermeni düşmanlığı yoktu. Yani toprak talebinin Ermenistan’dan gelmiş olması, ona fazladan bir antipati katmıyordu. Rus olması yeterliydi. Nitekim o dönemin basınında da Gürcü ve Ermenilerden neredeyse hiç söz edilmez, Rus ve kızıl vurgusu öne çıkar.

Diyaspora Ermenileri ile Ermenistan Ermenileri arasındaki ilişki oldukça karmaşık. Ben sadece, savaş sırasında ve hemen sonrasındaki eğilimlere çok özetle dikkat çekmeye çalıştım.

Rusya’dan Sevgilerle: 1945 yılı Türkiye’nin kırılma yıllarından biri olarak kabul ediliyor ve net bir Batı eksenli dönüşümün başlangıcı olarak düşünülüyor. Türkiye’yi 1945’teki yol ayrımına götüren sürecin bir günde başlamadığını da biliyoruz. Burada İnönü liderliğindeki Türkiye neden Sovyetler Birliği’nden farklı bir tavır aldı, bunun aksine ABD ve İngiltere temelli yeni düzenin parçası olmayı tercih etti?

Hazal Yalın: Bu zor bir soru. Nedenlerini, Türkiye’de kurulmaya çalışılan saksıda kapitalizmin sorunlarında, bir türlü tasfiye edilmeyen feodalizmde, yani tamamlanmayan devrimde aramak gerek. Öncelikle, tekrar edeyim, ülkeyi milyonlarca ölüme mal olacak bir savaştan kurtarma kararlılığıyla, İnönü her türlü şükranı hak eder. Ancak bunun İnönü tarzında yapılmış olmasının ülkeye bir maliyeti de vardır. Hatırlayacaksınız; daha önce, Türkiye’de askeri ataşe yardımcılığı görevinde bulunmuş Reich subayı Yarbay Max Braun’un Sovyetler Birliği’ndeki sorgu tutanaklarını çevirmiştim. Braun orada, Atatürk ile İnönü arasındaki kişilik farkına dikkat çeker ve Atatürk’ü “delifişek” diye niteler. Bu doğru bir kavram mı, tartışmalıdır; ancak arada bir kişilik farkı olduğu da çok açıktır. Atatürk, devrimi sonuna kadar götürme iradesine sahipti, ancak bunu yapabilecek siyasi gücü yoktu. İnönü ise dış siyasette bütün davranışlarına Rus düşmanlığının şekil verdiği bir idare-i maslahatçıydı. Atatürk, Türkiye’nin bağımsızlığını en yüksek değer sayıyordu; bu bağımsızlığın da Sovyetler Birliği ile dostluk içinde devam edeceğinden emindi. İnönü ise Türkiye’nin yerini ancak Batı dünyasında bulacağına inanan biriydi. Bu, Türkiye kapitalizmi açısından yanlış bir yargı değildir; gerçekten de kapitalizm ancak Batı dünyası içinde yeşerebilirdi, burjuvazi sadece devletin saksısında yetişemezdi, ve üstelik az çok yetiştikten sonra yüzünü döneceği yer de Batı olmuştur. Çok basit aslında: burjuvazinin Sovyetler Birliği’nden ne menfaati olabilirdi ki? Veya şöyle ifade edeyim: Sovyetler Birliği’nden temin etmesi muhtemel menfaatler, Batının sunduğu olanaklarla karşılaştırıldığında devede kulaktı. Bütün bu gelişmelerin nedeni Atatürk’ün yalnız kalmış olması değildir; ama siyasi olarak yalnız olduğu, çevresinde devrimi sonuna kadar götürmeyi savunan pek az insan olduğu da aşikârdır.

Atatürk, devrimi sonuna kadar götürme iradesine sahipti, ancak bunu yapabilecek siyasi gücü yoktu. İnönü ise dış siyasette bütün davranışlarına Rus düşmanlığının şekil verdiği bir idare-i maslahatçıydı.

Rusya’dan Sevgilerle: Sovyetler Birliği, savaşın başladığı 1939 yılından beri Türkiye’yi de yakından takip ediyordu ve içerideki milliyetçi eksenli tartışmaları ve yönetici elitin içindeki Nazilerin yanında savaşa girme taraftarlarını kuşkuyla izliyordu. Sovyetler Birliği ile Türkiye ilişkileri bu yıllarda nasıl etkilendi, Sovyet Dışişlerinin kuşkuları ne kadar yerindeydi?

Hazal Yalın: Farazi tartışmalara girmemeyi tercih ediyorum aslında, ancak bu önemli, çünkü savaş sonrası eğilimlerle de ilişkili. Bu soruyu şöyle yorumluyorum: Diyelim ki Sovyetler Birliği Stalingrad’da yenilmiş olsaydı, İnönü, Sovyet sınırına kaydırdığı 26 tümeni Sovyetlere karşı savaşa sürer miydi? Buna cevap vermek çok güç. Ama şu açık: İnönü, dengeler üzerinde bir iktidarı temsil ediyordu. Bu dengelerin bir tarafı, İnönü’nün kendi Batı oryantasyonudur, ama diğer tarafı Alman yanlılarıydı. Üstelik bu Alman yanlıları, Fevzi Çakmak ve başka kudretli generallerde, keza Menemencioğlu ve Saraçoğlu gibi hükümet mensuplarında açıkça gördüğümüz gibi, çok güçlüydüler, yaygındılar. Dolayısıyla, bu farazi tartışmada hiç değilse şunu ileri sürmek mümkündür: Sovyetler Birliği Stalingrad’da yenilmiş olsaydı Ankara hükümetinin Nazi yanlısı oryantasyonu hiç kuşkusuz tamamlanırdı ve böylece, İnönü direnecek olursa herhalde yerini koruyamaz, Ankara’da iktidar değişikliği olurdu. 

Sovyetler Birliği Stalingrad’da yenilmiş olsaydı, Ankara’da iktidar değişikliği olurdu. 

Rusya’dan Sevgilerle: Sizin de işaret ettiğiniz üzere Sovyetler Birliği’nin ve Rusya Federasyonu’nun dış politika ve güvenlik öncelikleri büyük ölçüde örtüşmekte ve bunlardan en önemlilerinden biri Türk Boğazları meselesi. Kitabınızın yayımlanma tarihi Türkiye’de güncel siyasi gündemin kitabın bir tartışmasıyla kesişti: Montrö ile Kanal İstanbul tartışmaları. 1945’in aynasından bakarak bugünkü tartışmaları ve Boğazlar etrafında Türk-Rus ilişkilerinin yakın geleceğini nasıl değerlendirirsiniz?

Hazal Yalın: Çok kısaca cevap vereyim: Rusya, Montrö Konvansiyonu’nu bypass edecek, kendisinin Karadeniz’den çıkmasına yeni sınırlamalar getirecek veya Karadeniz’in bir NATO-ABD gölü haline gelmesine yol açacak her tür girişime ve siyasi eğilime şiddetle tepki gösterecektir. Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin tonaj sınırlamasına dair Türkiye’nin ve Rusya’nın tutumundaki farklılıkta görüldüğü gibi, Rusya, bazı açılardan Montrö’nün de menfaatleriyle birebir örtüşmediğini düşünüyor olabilir. Ancak bunlar, Montrö hükümlerine uygun olarak müzakere edilerek çözülebilecek şeylerdir. Türkiye, Montrö’nün yerine yeni ve daha iyi bir şey koyamaz; Rusya, Montrö’nün yerine daha iyisini isteyemez. Montrö mükemmel olmayabilir. Değil midir, bilmiyorum; ancak zaten hiçbir şey mükemmel değildir. Bununla birlikte Montrö optimaldir ve onu bypass girişimi, Rusya’yı doğrudan doğruya tehdit etmek anlamına gelir. Dahası, şunu da eklemek gerek: Tam bu nedenle Montrö’nün temel düzenlemelerini ortadan kaldıracak her tür tadil yahut bütünüyle iptal girişimi Türkiye’ye de tehdit demektir. Benim kanaatime göre, Montrö Konvansiyonu, 1936’dan bu yana iki ülkenin menfaatlerinin bütünüyle örtüştüğü en temel metinlerden biri, belki de biriciğidir.

Montrö’nün temel düzenlemelerini ortadan kaldıracak her tür tadil yahut bütünüyle iptal girişimi Türkiye’ye de tehdit demektir.

(Visited 646 times, 1 visits today)
Close