Written by 02:00 Röportaj

Dr. Magali Boumaza, güncel gelişmeleri Gergedan’da değerlendiriyor

Temmuz Yiğit Bezmez ve Ertuğrul Atlı, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Magali Boumaza ile konuştu…

Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Magali Boumaza ile küreselleşmenin geleceği, güncel toplumsal hareketler, aşırı sağın dünyadaki konumu ve popülizm üzerine konuştuk.

21.Yüzyılın başından beri sosyoekonomik eşitsizliklerin hızlı bir şekilde arttığını gözlemliyoruz. 2019 yılı ise bu bağlamda tüm dünya genelinde toplumsal hareketlerin damga vurduğu bir yıl oldu. Paris’ten Hong Kong’a uzanan ve “neoliberal küreselleşmeye” karşı çıkan bir direniş dalgasına şahit olduk. Size göre yaşanan bu dalganın ortak noktaları nelerdir?

Küresel ölçekte eşitsizliklerin artışı ve yaşanan bu duruma tepki bağlamında toplumsal hareketlerin yaygınlaşmasıyla ilgili olarak sorduğunuz bu soruya cevap verebilmek için öncelikle 80’li yıllara bakmak gerekir. Cevabımızı detaylandırmak için çeşitli bağlamsal unsurlardan bahsetmek lazım.

80’li yıllar, devlet anlayışımızdaki ideolojik dönüşümün yaşandığı – refah devletinden neoliberal devlete geçiş dönemine – tekabül ediyor. Yıllarca çeşitli hükümetlerdeki lobicilik çalışmalarından sonra Friedrich Hayek tarafından kurulan “Mont Pelerin Cemiyeti” (MPS), Milton Friedman gibi neoklasik iktisatçıları, sanayicileri, fikir liderlerini bünyesinde toplayarak neoliberal düşüncenin yaygınlaştırılmasında, özellikle 1944 sonrası kurulan Bretton Woods kurumlarıyla dayatılan Keynesyen düşünceye karşı ekonomik liberalizmi yenilemeyi amaçladı. Neoliberalizmi ilk olarak ABD’de Ronald Reagan, Birleşik Krallık’ta ise Margareth Thatcher deneyimlemeyi başardı. Aslında ilk deneyim olarak 1973’teki Pinochet darbesinden itibaren Şili’ye gönderilen “Chicago Boys”dan bahsedilebilir.

Aslında ilk deneyim olarak 1973’teki Pinochet darbesinden itibaren Şili’ye gönderilen “Chicago Boys”dan bahsedilebilir.

Bu neoliberal ideoloji, (düşünce kuruluşları ve yüksek bürokratlar yetiştiren okullar aracılığıyla) “yeni kamu yönetimi” (new public management) anlayışındaki Batı Avrupa elit yönetici sınıfında yaygınlaştı (henüz Soğuk Savaş devam ediyordu). Akabinde Washington Konsensüsüyle birlikte, Dünya Bankası ve IMF nezdinde yardım taleplerinde bulunan ve yapısal uyum planlarını kabul etmek zorunda kalan gelişmekte olan ülkelere dayatıldı. Cevabımızın kavramsal çerçevesini bu şekilde özetleyebilirim.

Bu andan itibaren, tüm bu bahsedilenlere karşıt mücadele alanı, birçok noktada farklı toplumsal hareketler aracılığıyla organize oldu:

  • 1980’li yıllardan itibaren üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının iptal edilmesi.
  • 1995’ten itibaren Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’nın (MAI) sorgulanma süreci.
  • 90’lı yılların sonu 2000’li yılların başlarından itibaren alter-küreselleşme hareketinin örgütlenmesi.

Eşitsizlikler meselesi coğrafi olarak Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarına 2008 ekonomik kriziyle birlikte yayılırken krizin sonuçları eşitsizliklerin giderek artmasına göz ardı edilemeyecek kadar katkı sağladı. Elbette bu durumun nedenleri konusunda çok sayıda faktörden bahsedilebilir; örneğin, bazı ülkelerde kamu hizmetlerinin kötüleşmesi, eğitim ve sağlık gibi sektörlerde ticarileşmenin hane halklarının borçlanmasına olan etkisi… ABD’deki 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan ve bazı Afrika ülkelerinde çatışmaların artışı, ABD, İspanya, Fransa gibi ülkelerde görülen Occupy hareketleri, Arap Baharı (iş ve onur sorunsalıyla birlikte)…

Bu karmaşık uluslararası konjonktürde Lübnan, Irak, Cezayir, Hong Kong, Şili, Ekvador gibi ülkelerde yaşanan durumların iç politikayla olan bağlantısallıklarını göz ardı etmemekle birlikte, 2019 boyunca kıtaları altüst eden farklı toplumsal hareketlerin ortak noktalarından da bahsetmek gerekir.

İlk ortak nokta -kabaca özgürlüklerin elde edilmesi gibi- sadece post-materyelist amaçlar için değil, materyel amaçlar (satın alma gücü, Lübnan’da yüksek Whastapp vergileri, Sarı Yelekliler örneğinde yüksek akaryakıt fiyatları vs.) için de protesto düzenleniyor olması. İkinci ortak nokta ise protesto edilen hükümetlerin kaynakların bölüşümü konusunda eşitsizlikçi politikalarda yarışmaları. Fransa’da Sarı Yeleklilerin yüksek gelir grubuna uygulanan varlık vergisinin geri getirilmesini talep etmesi, Cezayir’de ise petrol gelirinden sağlanan gelirlerin dağıtımı meselesi bu duruma örnek verilebilir. Üçüncü ortak nokta ise daha derinde bir siyasi temsiliyet krizi. Bu soruya popülizmle alakalı üçüncü soruda daha detaylı olarak değineceğim. Daha kapsamlı cevapları da hak eden bir soru için bunları söyleyebilirim.

Fransız siyaset bilimci ve Sciences Po Paris CERI (Uluslararası Araştırmalar Merkezi) araştırmacısı ve öğretim üyesi Prof. Bertrand Badie, küreselleşmenin ikinci perdesine geçtiğimizi belirtiyor. Size göre bu ikinci perdenin bileşenleri neler olabilir? İkinci perdede neler değişecek ve bu durumun uluslararası ilişkilere yansımaları nasıl seyredecek?

Bertrand Badie, 8 Kasım 2019’da Le Monde’da yayınlanan makalesinde, “küreselleşmenin ikinci perdesine” ilişkin temel unsurları ortaya koyarken bu yeni sayfanın toplumsal hareketleri de imitasyon etkisiyle (effet d’imitation) kaçınılmaz olarak ulusaşırı aktörler haline getirdiğini ifade ediyor. Bu durumu ise aslında sloganların ve eylem repertuarlarını dolaşımını, taleplerin çerçevelendirilmesini sağlayan iletişim araçlarına borçluyuz. Badie tarafından yapılan bu gözlemle birlikte, COVID-19 krizinden itibaren küreselleşmenin sorgulandığını, eleştirildiğini ve devletin salgın krizi yönetiminde merkezi bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz. Salgının yönetiminde ulusal araçlara başvurduk, ABD tarafından tepki gösterilen Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği regülasyonları (sınırların kapatılması gibi) başta olmak üzere uluslararası araçlar yetersiz kabul edildi. Bununla birlikte, AB’nin pandemi yönetimi için milyarlarca avro ortaya koyduğunu söylemekte fayda var. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki tüm sonuçlarını gözlemlemek ve küresel ekonomiyi yeni duruma adapte etmek için (medikal malzemelerin ve ilaçların bir kısmının yurt içinde üretimine dönülmesi, yaşamsal olarak kabul edilen bazı ürünlerin yerli üretimiyle ulusal egemenliğin yeniden gündeme gelmesi) elbette henüz çok erken. Yalnızca gelecek bize somut unsurları sağlayacaktır.

Küreselleşmenin ikinci perdesinin uluslararası ilişkiler üzerindeki etkilerine değinmek gerekirse, toplumsal hareketlerin ulusaşırılaşmasının ve devlet dışı aktörlerin dün ortaya çıkmadığını belirtmek gerekir. Tarihini 18. Yüzyılda Sanayi Devrimi’ne, 19. yüzyıldaki tütün kartellerine ya da I. Enternasyonal’e götürebiliriz. (Fernand Braudel’in 15.yüzyıla dayanan çalışmalarını ve Immanuel Wallerstein’ı da incelemek gerekir.) 1970’li yıllarda Keoman gibi uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin çalışmaları ise günümüze daha yakın. Serbest ticarete dayanan küreselleşme de hiç kuşkusuz önümüzdeki aylarda tartışılacak ve yeniden müzakere edilecektir.

Filozof Alain Badiou,  Quartier Général’de yayımlanan son makalesinde, pandeminin siyasette hiçbir önemli sonuç yaratmayacağını savunurken milliyetçiliğin en “küflü” halinin perde arkasında beklemekte olduğunu ifade ediyor. Dünyanın her yerinde popülist siyasi partiler, sosyal sınıflar ve etnik gruplar arası artan eşitsizliklerden faydalanmaya çalışıyorlar.

Siz aşırı sağ siyasette küreselleşme eleştirilerini çalışmış biri olarak, aşırı sağın toplum içindeki güvensizlik ve tehdit algılarını suistimal ederek komplo teorilerinden beslendiğini ifade ediyorsunuz. COVID-19 sonrası dünyada toplumsal güvensizliklerin artması bağlamında aşırı sağın siyasal gücü hakkında neler söyleyebilirsiniz? Sizce popülizm siyasette yeniden güç kazanabilir mi?

Ne kadar paradoksal gözükse de milliyetçi düzlemdeki siyasal partiler, Avrupa’da 1970’li yıllardan itibaren ulusal sınırların ötesinde de örgütlenmeye, kıtanın dışına da çıkarak ABD’de köprüler kurmaya çalışıyorlar. Bu durum özellikle ABD’de Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle güçlendi. Örneğin 2017 yılında yürürlüğe konulan “Müslüman Yasağı”nın savunucularından ve Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon, Avrupa’da da aşırı sağın örgütlenmesi için çalışıyor. İnişli çıkışlı bu iş birliği, elbette bu partilerin bazı Avrupa ülkelerinin “partizan sistemlerindeki” başarısını anlamak adına yeterli değil.  (Fransa’da Marine Le Pen’in partisi Ulusal Cephe, Belçika’daki Flaman Önemi Partisi [Vlaams Belang], Almanya’daki Almanya için Alternatif Hareketi [AFD], İtalya’daki Kuzey Ligi [LN], Avusturya’daki Avusturya Özgürlük Partisi [FPÖ], Brexit için kampanya yürüten Birleşik Krallık’taki Bağımsızlık Partisi, Macaristan’da Viktor Orbán ve uzun süre sonra İspanya’da da Vox Partisi…) Tüm bu hareketler artık ya muhalefette ya koalisyon ortağı ya da hükümeti oluşturuyorlar. AB’yi hedef tahtasına oturtan, sınırların kapatılmasını savunan bu milliyetçi sağ popülizm ilk olarak küreselleşme karşıtlığından filizlendi. Burada küreselleşmenin bu partiler tarafından bir ideoloji olarak kabul edildiği de söylenebilir. Bu hareketlerin söylemleri ise üretim süreçlerinin Asya ve Afrika’ya kaydırılmasının (delokalizasyon) mağdurları arasında yankı yarattı. Kötüleşen çalışma koşulları, özellikle sanayi sektöründeki yüksek işsizlik oranı, sağcı popülist partilere, ucuz işgücünü yaftalayarak daha yüksek sesle konuşma imkanı verdi. Suriyeli, Afgan ve Eritreli mültecilerin Avrupa’ya göç akışı da “gevşek sınırlar” suçlanmasını kolaylaştırırken, aşırı sağcı partilerin kimliksel kapanışını açıklayabiliyor. Özetle Müslümanlar, göçmenler ve malum retorikte halkın karşısında konumlandırılan elitler “halkın düşmanları”nı oluşturuyorlar. Pandemi halihazırda aşırı sağcı popülist partilerin bu oyunu kullanmalarına izin vermiyor ancak daha radikal hareketlere örneğin etnik azınlıklara karşı şiddet kullanan gruplara fayda sağlıyor. Bu noktada, Nicolas Lebourg ve Jean-Yves Camus’nün analizi incelenebilir.

Pandemi, bazen “gülünç” olan komplo teorilerinin tuzaklarına düşmeyen izleyiciler ya da okuyucular bulmaktan aciz medya sistemimizin kırılganlığını ortaya çıkardı.

Sonuç olarak pandemi, bazen “gülünç” olan komplo teorilerinin tuzaklarına düşmeyen izleyiciler ya da okuyucular bulmaktan aciz medya sistemimizin kırılganlığını ortaya çıkardı. Sahte haberlerin (fake news) yayılması ve bunlara inanılması meselesi demokrasilerimizin istikrarı konusunda önemli bir engel. Bu komplocu yönelimlerle mücadele medya eğitiminde bilgi kaynaklarını teyit etme gerekliliğiyle, yurttaşların erken yaşlardan itibaren eleştirel yaklaşımlarını bileyerek ve komplocu sirenlere inanmayarak olur.

Büyük şirketleri kurtarmak için kamulaştırmalara tanıklık ettiğimiz koronavirüs süreci ile liberal demokrasilerde “devletin büyük dönüşü” tartışılıyor. Bununla birlikte kriz, sağlık sistemi başta olmak üzere kamusal yatırımların yetersizliğini ortaya çıkardı. Bu dönüşümün geçiciliği ya da kalıcılığı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu dönüşümün toplumsal hareketlerin doğası üzerinde ciddi bir etkisinin olacağını söyleyebilir miyiz?

Bu soruya ikinci soruda kısmen cevap verdim, ama devletin dönüşümü, devlet sosyolojisi bağlamında oldukça önemli bir nokta. Bu noktayı takip ederken gelecek adına bir cevap vermek zor. Öte yandan şu an için devletler, neoliberalizmden ilham almış olan kamu politikalarını (kamu hizmetlerinin işletmeleşmesi, kamusal girişimlerin değerlendirilmesi, pandemiyle birlikte ulusal egemenlikle bağlantılı olarak değerlendirilen sektörlerin özelleştirilmesi [ilaç üretimi], önceden ticari olmayan sektörlerin metalaştırılması [eğitim, sağlık]) küresel olarak reform sürecindeler. Bu bağlamda yükselen meydan okuma, genel çıkar ile özel çıkar arasındaki ayrımı yeniden işletmek. Michel Foucault, Collège de France’taki ilk derslerinde (1978’den itibaren) neoliberal mantığa dikkat çekiyordu.

Yalnızca, sağlık krizine geçici nitelikte bir karşılık vermek için kamu politikalarının düzenlenmesine mi tanık oluyoruz, yoksa hükümetler bu tarihsel vesileyle devleti, pastoral anlamını yeniden bulacağı derin bir reforma mı sokuyorlar?

Acil durumlarda gözlemlediğimiz, kesinlikle « ulus için hayatî olan bazı ürünlerin üretiminin bağımsızlığını yeniden tesis etmek » üzerine bir söylem. Bu da bütçe sorusunu meydana çıkarıyor; artan bütçe açığıyla yöneticiler tarafından artık zaruri kabul edilen bu reformların nasıl finanse edileceği sorusunu. Bu durum, küresel ölçekte serbest ticaret anlaşmalarının müzakere süreçlerinden önce gündeme getirilen meseleleri yeniden gündeme getiriyor; serbest rekabet piyasalarından Avrupa Komisyonunun varlığına kadar uzanan ve yıllardır övgüyle bahsedilen neoliberal reçeteler sorunsalı.

Yalnızca, sağlık krizine geçici nitelikte bir karşılık vermek için kamu politikalarının düzenlenmesine mi tanık oluyoruz, yoksa hükümetler bu tarihsel vesileyle devleti, onu oluşturan ulusların refahı adına, pastoral anlamını yeniden bulacağı derin bir reforma mı sokuyorlar? Burada yine önümüzdeki gelişmelere dikkat etmek gerekiyor.

Bir Afro-Amerikalı olan George Floyd, iki hafta önce Amerikan polisi tarafından canice öldürüldü. Bu cinayetin ardından, koronavirüs krizine karşın, ABD’den başlayarak birçok ülkeye yayılan protestolar düzenlendi. Black Lives Matter hareketini nasıl anlamalıyız ? 2020 yılı yeni bir 1968 mi?

Sorunun ikinci kısmından başlarsak ben 25 Mayıs 2020’de patlayan hareketliliğin Mayıs 1968’le karşılaştırılamayacağını düşünüyorum. Black Lives Matter öncelikle ABD’nin tarihinde kayıtlı bir toplumsal hareket. ABD’nin önemli bir kısmında, çözümden epey uzak, acı verici kölecilik sorunu, 1960’lardaki yurttaşlık hakları hareketinden beri « bir deniz yılanı gibi » tekrar beliriyor. Barack Obama Mart 2015’te, Selma yürüyüşünün anma törenindeki konuşmasında « bu ülkenin ırk tarihi hâlâ üzerimizde salınıyor » demişti. ABD Başkanı, yönettiği ülkede afro-amerikan nüfusa karşı gerçekleştirilen çok sayıdaki ırkçı şiddet eylemini ima ediyordu. Trump’ın seçilmesiyle birlikte ırk sorunsalı, beyaz Amerikalılarla ırksal azınlıklar arasında kutuplaştırma stratejisi kapsamında Trump’ın politikasının merkezine yerleşti. Onun kısa ömürlü danışmanı Steve Bannon da ırkçı ayrımcılığa girerek ırk politikasını yüceltiyor ve azınlıklara karşı polis şiddetini hoş görüyordu. (Charlottesville)

https://www.lexpress.fr/actualite/monde/amerique-nord/george-floyd-le-new-yorker-rend-hommage-aux-victimes-de-violences-policieres-sur-sa-une_2128254.html

ABD’nin önemli bir kısmında, çözümden epey uzak, acı verici kölecilik sorunu, 1960’lardaki yurttaşlık hakları hareketinden beri « bir deniz yılanı gibi » tekrar beliriyor.

İlginç olan ABD’deki ırk meselesinin evrenselleştirilebilir olduğunu görmek; özellikle de Fransa için. Fransa ırkı düşünmüyor, etnisite üzerine istatistikler yapılmıyor. Böylece etnik azınlıkları istatistiksel verilerde görünmez kılıyoruz. Ancak bunun da tarihsel kökenleri var: sömürgecilik ve unutmayalım ki Fransa köleliği 1848’de kaldırdı (ABD’den sadece 17 yıl önce). Fransız ulusal anlatısı sömürgeciliğin bu dönemlerinden çok az söz eder, kolektif hafıza ise aktörlerin birlikteliğinden doğar. 2000’li yılların başında Fransa’da tarihçiler arasında (özellikle Nicolas Bancel, La Fracture coloniale) sömürgecilik sorunsalı üzerine bir tartışma ortaya çıktı. Ana fikir, sonlandırılmasına (décolonisation) karşın sömürgeciliğin kurumlarda (özellikle polis gibi baskıcı olanlarında) sürdürüldüğü ve eski sömürge ülkeleri kökenli bireylere farklı bir muamele yapılabildiği idi (Burada Vanessa Codaccioni’nin çalışmalarına bakmak gerekir). Bu, Fransa’da Adama Traoré davası etrafındaki hareketliliğin nedenlerini açıklıyor.

Türkiye’de uzun süredir, patriyarkaya ve sosyal yaşamın her alanında görülen şiddete karşı kadınların mücadelesinin ilerleyişine tanıklık ediyoruz. #Metoo dalgasının ardından akademideki tacizlerin ifşa edilmesi ve sosyal medyada #erkekyerinibilsin etiketiyle düzenlenen yeni kampanya büyük etki yarattı. Bu hareketi ve feminizmin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Temelde bu ikazın erkeklere toplumda işgal ettikleri konumu, ekonomik, politik, akademik dünyada işgal ettikleri iktidar koltuğunu sorgulamaları için bir çağrı olduğunu söyleyebiliriz.

« Erkek yerini bilsin » Türkçede özellikle anlamlı bir slogan çünkü çoğunlukla « kadın yerini bilsin » denmesine alışkınız. Bu ikazın erkeklere döndürülmesi, hareketin kadın-erkek ilişkilerinin, ilişkisel bir dinamik olarak tanınması arzusunu gösteriyor. Türkiye’de kadın meselesi (kaldı ki bu her yerde geçerli) yalnızca kadınların meselesi değil, erkekleri de kapsayan bütün bir toplumun meselesi. Temelde bu ikazın, eşitlikçi bir perspektifle, kadınların toplumdaki yerini iyileştirmenin yöntemleri üzerine düşündüğünü ve erkeklere toplumda işgal ettikleri konumu, ekonomik, politik, akademik dünyada işgal ettikleri iktidar koltuğunu sorgulamaları için bir çağrı olduğunu söyleyebiliriz.

(Visited 213 times, 1 visits today)
Close