Written by 09:41 Röportaj

Cenk Başlamış’la 1990’ların Rusyası

Gazeteci Cenk Başlamış ile 1990’ların Rusyası üzerine söyleşi

“Rusya’dan Sevgilerle” isimli podcast programımızın önceki bölümünde Gazeteci Cenk Başlamış, Deniz Tunç Kalyoncu ve Oğul Tuna’nın konuğu oldu. Podcast yayını olarak 16 Aralık 2020’de yayımlanan “1990’ların Rusyası” konulu söyleşinin metnini bugün okurlarımız için sunuyoruz.


Deniz Tunç Kalyoncu: “Rusya’dan Sevgilerle”nin 12. bölümüne hoş geldiniz! Bugün değerli bir konuğumuz var: Gazeteci, yazar Cenk Başlamış bizlerle. Hoş geldiniz.

Cenk Başlamış: Hoş bulduk.

Deniz Tunç Kalyoncu: Bugün ilginç bir konu konuşacağız. Bizim için de çok ilginç; yaşımız yetmiyor ama büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla biliyoruz, yaşayanlardan, görenlerden. Siz de o dönemin bir tanığı olarak bugün burada bulunuyorsunuz. Keyifli bir program olacağını düşünüyoruz. 1990’lar Rusyası’nı konuşacağız. Tabii, biraz öncesi var. Tam o 90’lar öncesi, Sovyetler Birliği’nin son dönemi, Gorbaçov’un büyük umutlarla 85 Mart’ında gelmesi fakat kimsenin tahmin etmeyeceği bir şekilde faciaya dönüşmesi. Oradan alalım: Sizin Rusya’yla, Sovyetler Birliği’yle hikayeniz nedir?

Cenk Başlamış: Öncelikle ben – bu arada programınızın adı da çok güzel, “Rusya’dan Sevgilerle” – Rusya2yla ilgili, Rusya’yı tanıtan böyle bir program yaptığınız için bu kadar yıldır Rusya’yla ilgili bir insan olarak teşekkür etmek isterim. Çünkü maalesef bu kadar yakın olmamıza rağmen ülke olarak ve bu kadar zamanda ilişki içinde bulunmamıza rağmen -ki diplomatik ilişkilerin kurulmasının üzerinden 520 yıl geçmiş- özellikle bizim tarafta Rusya’yı hiç bilmiyorlar. Genel olarak söylüyorum. Dolayısıyla Rusya’yı tanıtan, Rusya’yı doğru anlatmak için yapılan her şey bence olumlu.

Gelelim Gorbaçov meselesine. Gorbaçov, iktidara geliyor 1985 yılında ve aslında çok da doğru şeyler yapıyor. Ne yapıyor? Sovyetler Birliği’nin sorunlarını tespit etmeye ve bu sorunları yüksek sesle dile getirmeye başlıyor. Bu halkta bir heyecan yaratıyor. Çünkü Gorbaçov’un geldiği dönemde artık halk yönetimden umudunu kesmiş, umudunu kaybetmiş. Bir zamanlar heyecanla sarıldıkları sosyalizmi kurma idealleri geride kalmış. Artık halk gündelik dertlerine düşmüş. Yani bize bugün hayal gibi gelen, en temel gıda maddelerine ulaşmakta sorun çeken bir ülkenin vatandaşları. Gorbaçov geliyor, sorunları tespit ediyor ve daha da önemlisi, bunları yüksek sesle dile getiriyor. Parti toplantılarında, kapalı kapılar ardında değil. Halkta bir heyecan dalgası yaratıyor ve insanlar uzun süredir ilk defa bu sorunların çözülebileceği yolunda bir umut beslemeye başlıyorlar. Tabii, bu konunun iki cephesi var: 1) Sıradan vatandaşın bu konuya bakışı ve 2) her ne kadar kendimizi onun yerine koyamasak da Gorbaçov açısından. Sovyetler Birliği o kadar büyük ve o kadar önemli bir ülke ki burada yapılacak herhangi bir değişikliğin inanılmaz sonuçlara yol açması mümkün. Zaten de öyle oldu sonuç olarak. Dolayısıyla Gorbaçov çok hızlı bir şekilde işe başlıyor fakat daha sonra duraklamaya başlıyor. Tereddüt geçiriyor, kararsızlıklar içine düşüyor. Atacağı adımların yol açabileceği sonuçlardan korkmaya başlıyor. Böylece birkaç yıl geçiyor, Gorbaçov’la gelen umut ve iyimser hava yavaş yavaş kayboluyor. Benim gittiğim 1989 yılında bu hava artık kalmamıştı.

O zaman çok az Rusça biliyorum, ilk gittiğimde. Hatta hemen hemen hiç bilmiyorum. Ruslara Gorbaçov hakkında ne düşündüklerini sorduğumda, “Konuşuyor ama hiçbir şey yapmıyor” diyorlardı. İnsanların öyle çok büyük hedefleri, istekleri yoktu. Çok basit şeyleri istiyorlardı. Ben size 1989 yılında evimin yakınındaki Lenin Caddesi’ne, Leninskiy Prospekt’e, gittiğimde gıda satan bir mağazada en iyi şartlarda ne bulabildiğimi söyleyeyim: Bir çeşit kaşar peyniri, yumurta, tereyağı ve süt. Beşincisini sayamam size gerçekten. Bunlar da bulunuyorsa, vardı. Dolayısıyla insanlar çok temel ihtiyaçlarının peşinde koşuyordu.

O günlere ait bir gözlemim: İlk gittiğimde insanların elinde ya da çantasının içinde bir naylon torba taşıması bana çok garip gelmişti. Neden taşıyorlar? Sonra bunun çok haklı bir nedeni olduğunu anladım. Öyle bir piyasa var ki hangi malın, ne zaman, nerede çıkacağı belli değil. İşinizden çıkmışsınız, metroya doğru yürüyorsunuz, bir bakıyorsunuz metronun önünde, atıyorum, muz ithal edilmiş, muz satışı başlamış. Hemen o kuyruğa giriyorsunuz ki ben de bir sürü kuyruğa girdim. Ne kuyruğu olduğuna bile bakmadan girdim. Çünkü o anda satılan her neyse, ona uzun bir süre ulaşamayacağımı biliyordum. Dolayısıyla halkın istekleri çok basitti ama Gorbaçov’un kararsızlıkları o baştaki iyimser havayı sonradan inanılmaz diyebileceğimiz bir karamsar, kötümser havaya çevirdi. Ve bugün herhangi bir Batı ülkesine gittiğinizde Gorbaçov’dan bahsetseniz, Gorbaçov için ne düşündüklerini sorsanız; büyük olasılıkla saygılı bir şekilde, övgüyle bahsettiklerini görürsünüz insanların. Ama ben iddia ediyorum ki o dönemde Sovyetler Birliği’nde yaşayan her 10 kişiden 9’u Gorbaçov’dan nefret ediyordu. Neden nefret ediyordu? Çünkü içlerinde aslında uykuya yatmış diyebileceğim umudu canlandırmış ama onları yarı yolda bırakmıştı.

Deniz Tunç Kalyoncu: O zaman biraz atlamak istiyorum. Siz 89’da gittiğinizde bu problemleri görüyorsunuz, halk bu problemlerin içinde zaten cebelleşmek zorunda. 91 yılının Martında yapılan referandumda her ne kadar merkezi otorite bu seçimleri kontrol edebilecek durumda değil ki görece bunun iyi bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Sovyetler Birliği Komünist Partisi elinde bir şey bulundurmuyor, merkezi otoriteyi kontrol edemiyor, gücü yok ve bu referanduma da karışmadığını, seçimleri manipüle etmediğini söyleyebilirim. Buna rağmen halk yenilenmiş bir Sovyetler Birliği’nin, sorunlarından arındırılmış bir Sovyetler Birliği’nin devamını istiyor. Fakat bir anda Ağustos’a geldiğimiz zaman, darbe teşebbüsüyle birlikte işler tamamen değişiyor. Aralık’a geldiğimizde zaten Sovyetler Birliği diye bir şey kalmıyor. O süreci nasıl yorumlarsınız?

Cenk Başlamış: Şimdi tabii, Gorbaçov’un ekonomide yapamadıklarını anlatırken bir konuda hakkını da teslim etmek gerekiyor. İki reform yaptı Gorbaçov. Bir tanesi ekonominin yeniden yapılanmasına yönelik “perestroyka”. Olmadı. Ama siyasi açıklık, şeffaflık anlamına gelebilecek “glasnost” konusu bence başarılı oldu. Ve insanlar uzun süredir ilk defa açık, korkmadan ülkedeki siyasi durum hakkında konuşmaya, tartışmaya başladılar. Dolayısıyla Gorbaçov’un hakkını “glasnost” konusunda teslim etmek gerekiyor. Ayrıca yine o dönemde Gorbaçov sayesinde ilk defa Sovyetler Birliği’nde çok adaylı seçimler yapıldı. Yani o ana kadar tek adaylı seçim, artık vatandaşlar seçebiliyordu. İşte bu koşullarda Mart ayına, o sözünü ettiğin, Sovyetler Birliği’nin korunmasıyla ilgili referandum. Yanlış hatırlamıyorsam şu da var: Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyetten 6 ya da 7’si bu referandumu boykot etti. 3 tanesi Baltık cumhuriyeti, Ermenistan, Moldova ve belki Gürcistan. Ama sanırım %77 oranında kabul gördü Sovyetler Birliği’nin yeni bir şekilde korunmasına dair o oylama. Şimdi, Komünist Parti müdahale etti, etmedi; bizim dışımızdaki konular. Büyük ihtimalle etmemiştir, katılırım o konuda. Ama o zaman “Neden insanlar bu şekilde oy verdi?” sorusunun cevabı, “Onun yerine ne koyabileceklerini bilmiyorlardı.” Yani bir alternatif yok. Önlerinde sadece şikayetçi oldukları düzenin reforme edilmesini öngören bir oylama var. Dolayısıyla bu yönde oy verildi. Bu 1991 yılı Mart ayında.

Derken birkaç ay sonra, Ağustos ayında, 19 Ağustos olması lazım; Gorbaçov Kırım’da tatildeyken kendisi dışındaki bütün üst düzey yetkililerden oluşan bir komite iktidara el koyma girişiminde bulunuyor. İç işleri bakanı var, savunma bakanı var, KGB başkanı var, Gorbaçov’un yardımcısı var. GKÇP [Devlet Olağanüstü Hal Komitesi]. Bu darbe girişimi 2,5 gün sürdü. Bu anlattıklarımız belki bizi dinleyenlere çok tanıdık gelmeyebilir. Bu olayları hatırlamayabilirler. Ama en azından şunu mutlaka hatırlayacaklardır: Bu komite iktidara el koymaya çalıştığında ilk tepkiyi gösteren, o zaman muhalefet lideri olan Boris Yeltsin’di. Hani tarihe geçen fotoğraf kareleri vardır; Yeltsin’in bir tankın üzerine çıkarak bu darbeye karşı direnişi başlatması gibi.

Bu garip bir darbeydi. Bir taraftan darbeciler darbe yapmak istiyor ama istemiyor gibi. Bir darbenin gerektirdiği adımların çoğunu atmadılar. Sokağa çıkma yasağı konulmadı; sonradan konuldu, uyulmadı. Sovyetler Birliği sınırları kapatıldı. Anlaşılmaz, çok garip bir darbeydi. Belki de bu nedenle başarılı olamadı. Tabii, Yeltsin’in de başlattığı direnişin de etkisiyle. Darbe 2,5 gün sürdü. Gorbaçov tüm bu süre içinde Foros’ta, Kırım’daydı. Darbenin bittiği 21 Ağustos gecesi Moskova’ya uçakla döndü. Fakat ortada çok garip bir durum vardı. Evet, Gorbaçov devlet başkanı olarak Moskova’ya dönmüştü ama fiili olarak iktidar darbeyi savuşturan Yeltsin’in eline geçmişti. Bilinmeyebilir ama Gorbaçov ve Yeltsin’in arasında çok kişisel bir husumet vardır, geçmişe dayanan. Gorbaçov, Moskova’da Komünist Partisi’nin lideri olduğu dönemde Boris Yeltsin’i uzaklaştırmıştır ve aralarında, özellikle Yeltsin tarafında bir kan davası diyebileceğim, bir sorun da vardı. Evet, Gorbaçov, 21 Ağustos 1991’de Moskova’ya döndü. Kağıt üzerinde hala devlet başkanıydı ama artık fiili olarak iktidar ve güç Boris Yeltsin’in eline geçmişti. Evet, Gorbaçov açıklamalar yapıyordu. Ama bunlar havaya yapılan açıklamalardı. Artık herkesin gözü Yeltsin’in üzerindeydi.

Buradan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kuruluşuna gelebiliriz. Aslında çok da yakın bir tarih; 8 Aralık yıldönümü diyebileceğimiz, geçen haftaydı. Rusya, Ukrayna ve o zamanki adıyla Beyaz Rusya, şimdi Belarus. Üç ülkenin liderleri, Sovyetler Birliği’nin artık son bulduğunu ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu adıyla yeni bir oluşuma gidildiğini açıkladılar. Üç Baltık ülkesi dışında kalan Sovyet Cumhuriyetleri de buna katıldı. Sovyetler Birliği’nin dağıldığı tarihi olarak bu 8 Aralık tarihi de kabul edilebilir. Ama ben daha çok tüm bu olanları çaresiz bir şekilde izleyen ve hiçbir şey yapamayan Gorbaçov’un 25 Aralık 1991’de bir akşam televizyona çıkarak görevinden istifa ettiği tarihi SSCB’nin resmi olarak dağıldığı tarih kabul ediyorum. 1985-1991 arasındaki süreci bu şekilde özetleyebiliriz.

Oğul Tuna: Cenk Bey, o dönem Milliyet’te çalışıyordunuz ve Milliyet’in Dış Haberler Servisi’ndeyken Moskova’ya gittiniz. Ben aslında kişisel bir düzleme çekmek istiyorum bu süreci. Moskova’ya varışınızdan itibaren 90’ların bu karmaşık, çalkantılı döneminde siz Rusya’ya giderken neler umdunuz, ne buldunuz? İlk sorumuza verdiğiniz Rusya’daki ekonomik durumla ilgili cevap vardı, gözlemlerinizden bahsetmiştiniz. Bu politik, ekonomik süreci biraz daha kişisel gözlemlerinizden yola çıkarak detaylandırabilir misiniz? Hala unutamadığınız, sizde yer adınmış ne gibi anılar var o döneme dair?

Cenk Başlamış: Aslında ilk sorunun içinde benim buraya nasıl gittiğim vardı galiba, ben onu yanıtlamayı unuttum. 83 yılında gazeteciliğe başladım, Türk Haberler Ajansı Dış Haberler Servisi. 86 yılında Çernobil Kazası’ndan birkaç gün önce Milliyet Dış Haberlerde çalışmaya başladım. Milliyet, Gorbaçov’un iktidara gelmesinden sonra uygulamaya çalıştığı reformlara son derece geniş yer veren bir gazeteydi. Dış Haberler sayfasında sürekli olarak Sovyetler Birliği’yle ilgili haberler çıkıyordu. Hatta şöyle bir espri de yapılmaya başlamıştı: Cumhuriyet gazetesi için o yıllarda, tırnak içinde söylüyorum, “Bab-ı Ali’nin Pravdası” denilirdi. Bunu artık Milliyet”ile değiştirmiştik. Çünkü çok fazla Sovyet haberi çıkıyordu.

Ben bu arada Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyim. Bir taraftan okula gidiyorum, bir taraftan da gazeteye geliyorum. Derken beklenmedik bir şekilde Birand’dan böyle bir öneri geldi. Öneri şu: Moskova’da daimi muhabirlik yapar mısın? Moskova’da o anda daimi bir Türk gazeteci yoktu. Birand, Özkök, zaman zaman gidip geliyorlardı ama daimi olarak, orada akredite kalan bir Türk gazeteci yoktu. Bu bana çok enteresan geldi. Zaten bir dış haberci olarak bu haberleri yakından izliyordum ve benim de çok ilgimi çekiyordu. Bütün dünyanın gözünün çevrildiği bir ülkenin başkentinde gazetecilik yapma fırsatı bana çok cazip geldi. Okuldan izin aldım çünkü üçüncü sınıftaydım o anda. Neredeyse tek kelime Rusça bilmeden Moskova’ya gittim. Sanıyorum tarih de 27 Ocak 1989’du. Gerçekten çok zorluk yaşadım. Birincisi, Sovyetler Birliği’nde bizim alışık olmadığımız bir sistem vardı. “Biz” derken, Türk olmayı kastetmiyorum. Bir Alman gittiği zaman da aynı şeyi düşünüyordu, belki bir Asya ülkesinden giden insan da. Bizim bildiğimizin dışında bir sistem vardı ve bu sisteme adapte olmak, alışmak ve en faciası, dili bilmeden bütün bu adaptasyon sürecini geçirmeniz gerekiyordu. Dili bilmemek aslında bizim kabahatimiz. Ben yabancı gazeteleri görüyordum; Moskova’ya gidecekleri birkaç yıl önceden belli. Oturuyorlar, birkaç kelime Rusça öğreniyorlar, Sovyetlerle ilgili bilgi topluyorlar ve Moskova’ya geldiklerinde duruma her anlamda hakimler. Ama işte Türk usulü yaptığımız için, “denize at, yüzmeyi öğren”… Ve öyle bir durumla karşılaştım ki sistemini bilmediğin bir ülkede, yaşamaya, çalışmaya, ayakta kalmaya çalışıyordum bir taraftan. Diğer taraftan da Milliyet’in beni Moskova’ya göndermesini haklı çıkaracak bir performans göstermem gerekiyordu. Ve maalesef o anda dili bilmiyorum.

Dil konusu beni çok zorladı. Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatımda yaptığım en zor şey Rusça öğrenmekti. Ama bunun nedeni de çok yoğun bir haber trafiğinin içine girmiş olmamdı. Sürekli olarak bir şeyler oluyor, sürekli olarak benim gazeteye haber aktarmam gerekiyor. Hatta 1989 ve 1990 yıllarında gazeteye, ajans muhabirine günde 5-6 haber geçtiğim oluyordu ki bu normal bir şey değildir. Gazete muhabiri normalde doğru dürüst tek bir haber geçer. Ama o kadar olay patlıyordu ki 5-6 haber geçmem gerekiyordu. Öbür taraftan gündelik ihtiyaçlarımı karşılayabilmek için koşturmam gerekiyordu. Ve bütün bu hengame içinde bir de Rusça öğrenmem gerekiyordu. Dolayısıyla bunlar gerçekten beni zorladı. Fakat tekrar söylüyorum, asıl zorlayan konu Rusça öğrenmekti bu koşturmaca içinde.

Bir sürü basit tüketim malını Türkiye’den götürmek durumunda kaldım, bir süre sonra orada şöyle ilginç bir durumla karşılaştım. Bizim Türk büyükelçiliğinde çalışan diplomat arkadaşlar “Seni bir yere götüreceğiz.” dediler ve beni adı Beryozka olan bir mağazaya götürdüler. Ben oraya girdiğimde bir taraftan şoke oldum bir taraftan da cennete düşmüş gibi oldum çünkü bugün normal herhangi bir süpermarkete gittiğinizde bulabileceğiniz ürünlerin hemen hemen hepsi vardı orada. Hatta sonradan işin aslı ortaya çıktı, burası yabancı diplomatlara özgü bir mağaza. Burada aslında para da geçmiyor, “diplomatiçeskiy kupon” denilen bankadan dolar verip karşılığında kupon aldığınız bir uygulama. İşte normalde bir Sovyet mağazasında bulamayacağınız efendim işte şekerdi, çaydı, şuydu buydu en temel ihtiyaçları karşılayabileceğim bir yere gittiğimde kendimi cennete düşmüş gibi hissettim. Bu benim açımdan çarpıcıydı.

Bir de bir şey dikkatimi çekti. Ben yolda yürürken ayakkabıma bakıyorlardı. İlk önce yanıldığımı düşündüm “Hayır canım neden baksınlar senin ayakkabına ve ayaklarına” dedim fakat sonra çözdüm konuyu. Benim ayakkabılarıma bakıyorlardı çünkü Sovyet vatandaşları birbirinin kopyası diyebileceğim aynı renkte kışlık ayakkabı giyiyorlar. Ben işte yabancıyım ve dışarıdan alınmış bir ayakkabı onlara ilginç geliyordu, sonuçta farklı bir ayakkabı. Uzun süre ayakkabılarıma baktılar.

Deniz Tunç Kalyoncu: Ben burada şeye bağlamak istiyorum, benim anne tarafım da o sırada Bişkek’te oturuyordu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra özellikle anneannemin ve komşularının yaşadığı en büyük kriz, hayatları boyunca tek bir sistemde sağlık ve eğitim başta olmak üzere bütün ihtiyaçlarının karşılandığı -kriz anlarını geçiyorum- ve aç kalmadıkları bir dönemden, hayatlarında hiç görmedikleri, bilmedikleri ve sadece kitaplardan okudukları yeni ekonomik ve siyasi bir sisteme geçtiler ve anlatılan odur ki, yani anneannemlerin anlattığı, önceden öğretmenlik yapan komşuları, artık gerçekten ruh ve akıl sağlıklarını tamamen kaybetmiş duruma geliyorlar çünkü bambaşka bir dünya meydana geliyor. Siz tam o dönemi nasıl yorumlarsınız, 1992 yılı ne demekti Rusya için?

Cenk Başlamış: 25 Aralık 1991’de Gorbaçov istifa etti ve Rusya’nın resmi olarak piyasa ekonomisine geçme tarihi 1 Ocak tatil olduğu için 2 Ocak’tır. 2 Ocak 1992 sabahı sokağa çıkan ve mağazalara giden insanlar şöyle bir durumla karşılaştılar. Hatırlayın demin bir örnek vermiştim ve ortalama bir Sovyet mağazasında bulabildiğim ürünleri saymıştım. O sabah çok enteresan bir şey oldu, herhangi bir mağazaya giren vatandaşlar ortalığın yani bütün rafların ve tezgahların malla dolu olduğunu gördüler. Bu birinci şoktu. İkinci şok ve belki asıl şok ise farklı.

Diyelim 31 Aralık tarihinde yani 2 gün önce, bulabilmişlerse atıyorum 3 rubleye alabildikleri peynir, şimdi 30 ruble, 50 ruble. O mallar geldi ve piyasa fiyatlarıyla satılmaya başladı. Bunu şok kelimesi açıklamak mümkün mü bilmiyorum. Ben oturup 1992 yılında enflasyonu kendim hesapladım. Kendim hesapladım derken şöyle yaptım, ortalama temel ihtiyaç mallarının 31 Aralık 1991 tarihindeki fiyatını ve 31 Aralık 1992 fiyatını biliyorum. Benim hesapladığım 1992 yılı Rusya enflasyonu yüzde 2600’dür. Fakat insanların gelirlerinde bir değişiklik yok, kimsenin maaşında yüzde bilmem kaç zam yapılmamış. Şimdi haklı olarak bir noktaya değindiniz, evet kriz dönemlerinde vatandaşlar çok zorluk çekti ve bunların bir kısmına ben de tanık oldum. Ancak sonuç olarak Sovyetler Birliği vatandaşlarına bir şekilde sahip çıkıyordu. Elektrik, doğalgaz vs. bunlar için cüzi miktarlar ödeniyordu ve sağlık hizmetlerinden yararlanılıyordu.

İnsanlar her ne kadar devlete son yıllarda kızgın olsalar da hala Sovyet Devletine, devlet baba gözüyle bakıyorlardı ve onun kendilerini sokakta bırakmayacaklarını düşünüyorlardı. Ama ne zaman ki piyasa ekonomisine geçildi Ocak 1992’de birdenbire böyle bir manzara ile karşılaştılar ve o yıl ve onu izleyen yıllarda ortalama bir Rus vatandaşının hissiyatı o bir zamanlar çok güvendikleri devlet babanın artık onları sokağa attığı, evden attığı şeklindeydi. Tabii bambaşka bir sisteme geçmenin yarattığı deprem bir yana işin içinde Sovyetler Birliği gibi bir süper gücün dağılmış olmasının yarattığı travma da var.

Bakın biz 100 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsediyoruz. 100 yıl önceki bir devletten bahsediyoruz ve hatta bazılarımız çok heyecanlı bir şekilde bahsediyor ama onlar bir gün önce kaybetmişlerdi, 100 yıl önce değil, bir gün önce yıkılmıştı onların devleti. Dolayısıyla bu travmayı ve yaşananları gerçekten kelimelere dökebilmek ve Rus insanının çektiği eziyeti anlatabilmek çok zor. Maddi olarak zor duruma düştüler, psikolojik olarak travma yaşadılar.

Oğul Tuna: Doksanlardaki bu karmaşık süreç aslında 1999’a geldiğimizde bir devir teslim ile sonlandı ve bugün hala Rusya’yı yöneten kadro ile beraber bu kadronun başındaki Putin ülkenin direksiyonunu çevirdi ve büyük bir istikrar dönemi sağladı özellikle ilk 10 yıl boyunca. Sizin de Putin üzerine bir kitabınız var ve bu Türkiye’de oldukça nadir bir durum çünkü Türkçe literatürde ne Rusya üzerine ne Kremlin üzerine veya güncel Rusya siyaseti ve jeopolitiği üzerine kitap yok.

Vladimir Vladimiroviç Putin: Rusya’yı Ayağa Kaldıran Lider isimli kitabınız ve Gorbaçov üzerine kitabınız var. Ben Mart ayında Peskov üzerine bir makale yazmıştım ve orada Peskov’un söyleşilerinden birinde sizinle arkadaş olduğuna dair bir ibare görmüştüm. Bu soruyu aslında doksanları biraz da kapatmak için soracağım. Putin döneminin başlangıcına dair gözlemleriniz, yaşadıklarınız, kendi tecrübeleriniz ve aynı zamanda sanırım Putin ile de söyleşiniz var. Putin ile beraber bugün hala Kremlin’de bulunan kadrolara dair bizimle neler paylaşabilirsiniz, bunu sormak istiyorum.

Cenk Başlamış: Doksanları kapatırken bence çok önemli bir konuya değinmek gerekiyor. Halkın yaşadığı travmayı ekonomik zorlukları vesaire anlattık. Aynı zamanda doksanlar, piyasa ekonomisine geçiş süreci Rusya’da, bizde 1980’den sonra Özal döneminde gördüğümüz çok büyük bir ahlaki çöküntü getirdi. Biliyorsunuz Ruslar kendi kimlikleriyle, Rus ruhuyla, kendilerinin farklı olmasıyla övünürler ve kendilerini diğerlerinden başka görürler. Fakat 1990’larda bu “Rus ruhu” erozyona uğradı çünkü devlet dedi ki “İşte piyasa ekonomisi, buyurun ister çalışın, ister çalışmayın; ister zengin olun, ne yapacaksanız yapın.” ve herkes bir anda para kazanma ve zengin olma derdine düştü. Devlet vatandaşa böyle diyor ama ortada yasal para kazanma mekanizmaları henüz oluşmamış ve dolayısıyla ben size çok rahatlıkla söyleyebilirim ki 1990’larda Rusya’da zengin olmuş insanların tamamının gelirinin kaynağı yasa dışıdır. Bunu hem bir eleştiri olarak söylüyorum hem de bir tespit olarak söylüyorum çünkü yasal bir para kazanma mekanizması oluşturulmamış. Dolayısıyla birdenbire herkes para kazanma, işte Rusçaya o zaman girdi herhalde “biznısmen” yani iş adamı tabiri. Herkes ne yapsam da zengin olsam ve para kazansam derdine düştü ve bu mutlaka altı çizilmesi gereken, özellikle 1990’lar Rusya’sından bahsederken önemli bir konu.

Şimdi Yeltsin döneminin gündelik hayata dair anlattığım kaos dönemi devletin içinde de vardı. Yeltsin aslında bir taşra politikacısı ve olaylar kendisini bir şekilde Rusya’nın başına getirmiş. Yeltsin dönemine ait söyleyebileceğim olumlu şey şu: Yeltsin öyleydi, böyleydi, deli doluydu ama basına karşı hoş görülü idi. 1990’lı yıllar boyunca ben size Rus televizyonunda hele hele Rus-Çeçen Savaşı sırasında nasıl haberler yapıldığını söylesem inanmanız mümkün değil ve nasıl böyle bir yayına izin verildi dersiniz. Bütün olumsuz yanlarına rağmen Yeltsin’in basın özgürlüğü kapsamında hakkını teslim etmek gerekiyor.

Onun dışında devam edelim, zaten bir imparatorluk dağılmış. Hani Demirel’in meşhur lafı gibi Rusya 70 sente muhtaç durumda. Bir sistem yıkılmış, yeni bir sistem kurulacak ama nasıl kurulacağını kimse bilmiyor çünkü o sistemi bilen kimse yok. Bence bu 90’ları ve Yeltsin dönemini anlatırken NATO’nun Yugoslavya müdahalesi için ayrı bir parantez açmak gerekiyor çünkü ben iddia ediyorum ki Rusya’yı yönetenlerin ve aynı zamanda sokaktaki Rus vatandaşlarının Sovyetler Birliği’nin dağıldığını gerçek anlamda ilk defa kabul ettikleri ve bununla yüzleştikleri olay NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasıdır. Rusya elinden geleni yaptı Sırplara yardım etmek ve NATO’nun operasyonunu engelleyebilmek için ama Rusya’nın böyle bir gücü kalmamıştı artık SSCB dönemindeki gibi. Yeltsin’in kişiliğinden de kaynaklanan bazı olaylar nedeniyle Rusya, Batı’da küçümsenen, ciddiye alınmayan ve hatta alay edilen bir ülke konumuna düştü.

Resmi tarih diyebileceğimiz şey bize ne der, 1999’un son günü görev süresinin dolmasına üç ay kala Yeltsin istifa eder, o an başbakan olan Putin vekaleten devlet başkanlığını üstlenir, üç ay sonra yapılan seçimi de Putin kazanır ve bugüne kadar gelir. Ben de diyorum ki Yeltsin’in görev süresinden önce iktidarı bırakması aslında ona karşı yapılan bir operasyondur, işin aslı Rus derin devletidir.

Yeltsin’in iktidarı bırakması gerekiyordu, Yeltsin Rusya’yı taşıyamıyordu ve o dönemin bitmesi gerekiyordu; bunun hazırlıkları önceden yapılmıştır. Yeltsin’e birtakım güvenceler verilmesi koşuluyla ki Putin’in devlet başkanı vekili olduktan sonra imzaladığı ilk kararname Yeltsin’e ve ailesine güvenceler, garantiler verilmesi ile ilgilidir. Bence Yeltsin görevden uzaklaştırılmıştır ve yerine Putin getirilmiştir. Putin göreve geldi ve şunu söylemek lazım bir konuda şanslıydı. 90’lı yıllar Rusya’nın ekonomik sıkıntılar içinde olduğu bir dönemdi ancak Putin’in gelmesinden sonra petrol fiyatlarının yükselmesi onun elini rahatlattı.

Putin ne yaptı? Birincisi Rusya’nın kendisi bile Sovyetler Birliği gibi dağılma sürecine girmişti. Rusya’nın da dağılabileceğinden söz ediliyordu. Üstüne 90’lı yıllardaki travmaya Rusya’nın Çeçen Savaşı’nı da kaybettiğini katmak gerekiyor. Rusya resmi olarak o savaşı kaybetmiştir ve bunu da kabul etmiştir. Putin geldi ve çok basit anlatmaya çalışalım. Önce ortalığı derledi ve toparladı, içerideki kaosa ve karmaşaya son verdi. Bu petrol fiyatlarının artması ve halkın gelirlerinin de artmasıyla devam etti. Ancak bence Rus halkının gözünde Putin, Batı’ya karşı dik durmasıyla, Batı karşısında gerektiğinde masaya yumruğunu vurmasıyla, demin anlattığım Yugoslavya örneğinde Yeltsin’in düştüğü durumun tersine Rusya’yı yeniden uluslararası güç olarak uluslararası sahneye çıkarmasıyla Rus halkının gözünde ilahlaştı.

Oğul Tuna: Cenk Bey, o zaman son sorumuz bu döneme genel bir bakış için Sovyet Rusya’nın ve genç Rusya Federasyonu’nun bu dönemden nasıl çıktığına, bu yıkıntının hem Rusya içinde hem de Rusya dışında nasıl bir izlenim bıraktığına dair olsun. Çünkü SSCB’nin yıkılması aslında dünyanın geri kalanında komünizmin mağlubiyeti olarak görüldü ve büyük bir zafer gibi kutlandı. Komünizmin ve sosyalizmin yürüyemeyeceği ve bunun yanı sıra Sovyetler Birliği’nde uygulanmış siyasi ve ekonomik sistemin çürümüş olduğu ve dünyanın geri kalanında uygulanamayacağına dair yorumlar yapıldı. Bugün 2020’den geçmişe bakınca bu söylemlerin ne kadar da temelsiz olduğunu gördük. Bu yaşadığımız korona virüs ve ekonomik krizlerine bakınca bile Sovyetler Birliği’nin ve Rusya’nın yaşadığı çalkantının dünyanın geri kalanı için ne büyük dersler taşıdığını ve taşıyabileceğini de görüyoruz. Bu konuda sizin yorumlarınız neler?

Cenk Başlamış: Öncelikle bu komünizmin yenilgiye uğraması meselesiyle başlayalım. Evet Sovyetler Birliği’nin dağılması bu şekilde adlandırılıyor ama ben buna şundan dolayı katılmıyorum. Ben ortada, yani Sovyetler Birliği’nde bir komünizm olduğuna inanmıyorum. Evet iktidarda bir komünist parti var, iktidarda komünistler var fakat bu kağıt üzerinde böyle. Zaman içinde Komünist Parti içindekiler halktan kopmuş ve ayrıcalıklı bir sınıf haline gelmiş. Bence bunların komünizm ile hiçbir alakası yoktu. Halkla yöneticiler arasındaki uçurumun büyümesinin nedeni de budur. Bu insanlar kağıt üzerinde komünist ama gerçekte kişisel çıkarlar içinde koşan insanlar ve bunun hiçbir ideolojiyle alakası yok. Halk ne zaman bunun böyle olduğunu gördü, kendini çekti. Yani ortada komünizmin yenilgisinden söz edilemez çünkü Sovyetler Birliği’nde gerçek anlamda komünistler yoktu.

Rusya’yı şu açıdan takdir etmek gerekiyor çünkü şu kısa programda anlatmaya çalıştığımız 145 milyonluk bir ülke için çok tarihi ve önemli olaylar ama bütün bunlar üzerinden altından kalkılması zor olaylar. Bir imparatorluk yıkılıyor, yeni bir ülke kuruluyor ve üstelik bambaşka bir sistemle kuruluyor. On yıl diyelim, 90’lı yıllardan sonra Putin’in gelişiyle Rusya bu sarsıntıyı 10 yılda atlatmayı başardı. 10 yıl uzun gelebilir bazılarına ama ülkelerin tarihi açısından baktığımızda çok değil.

Rusya bu dönemi oldukça iyi atlattı ve aynı zamanda Batı’nın SSCB’nin dağılmasından hemen sonra Rusya’yı kuşatmaya çalıştığını da anlıyoruz. Sovyetler Birliği dağıldı ve bir taraftan NATO, bir taraftan AB, Rusya sınırına doğru genişlemeye başladı. Rusya’yı bir çeşit kuşatma altına almaya çalışıyorlardı. Bu kuşatma altına almaya çalışmalarının nedeni aslında bugün yaşadığımız günler. Evet Rusya o anda tarihinin en güçsüz dönemindeydi 90’lı yıllar boyunca ama Rusya’nın potansiyelini biliyorlardı, ayakları üzerinde doğrulabileceğini biliyorlardı ve bunu engellemek ya da geciktirmek amacıyla bu kuşatmayı yaptılar. Bir ölçüde başarılı olduklarını da söylemek gerekiyor ve bu mümkün çünkü Ukrayna’ya kadar, yani Rusya’nın burnunun dibine kadar gelmiş vaziyetteler ancak bütün bu olumsuz şartlara rağmen Rusya, bir şekilde ayakları üzerinde doğrulmayı başardı.

Deniz Tunç Kalyoncu: O halde bu programımızı kapatabiliriz. Çok teşekkür ederiz geldiğiniz için, çok keyifli bir program oldu.

Cenk Başlamış: Ben teşekkür ederim davet ettiğiniz için.

Deniz Tunç Kalyoncu: Rusya’dan Sevgilerle’nin 12. bölümü böyleydi, gelecek haftalarda tekrar görüşeceğiz, kendinize iyi bakın, hoşça kalın.


Oğul Tuna

1995 yılında Adana’da doğdu. 2019’da Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Master eğitimini hâlen Fransa’da Lille Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde (Sciences Po Lille) sürdürmektedir.

Siyasî tarih ve karşılaştırmalı siyaset çalışan Tuna Türkiye, İran ve Rusya üzerine yoğunlaşmaktadır.

Deniz Tunç Kalyoncu

1996’da Bişkek’te doğdu. 2020’de İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans eğitimi almaya devam etmektedir.

Tarih ve hukuk alanlarında çalışmalar yapmakta olup Gergedan Dergi’de Sovyetler Birliği ve Rusya üzerine yazılar yazmaktadır.

(Visited 193 times, 2 visits today)
Close