Written by 09:05 Çeviri, Röportaj

Ekonomi gerçek dünyayı yansıtmadığında ne olur?

Oktay Özden, iktisat profesörü Anwar Shaikh’in “Kapitalizm: Rekabet, Çatışma, Kriz” kitabı üzerine Institute of New Economic Thinking’e (INET) verdiği röportajı Gergedan Dergi için çevirdi.

Anwar Shaikh, New School for Social Research lisansüstü fakültesinde halen iktisat profesörü olarak çalışıyor.

İktisatçılar olarak neoklasik iktisattan yakınma ve onu düzeltme fikrini terketmeliyiz. Bu tabi, eksik rekabeti sorgulamak değil çünkü tam rekabet diye bir şey yok. Tam rekabet bir fantezi. Dolayısıyla fantezinin mükemmel olarak uygulanmadığını söyleyerek gerçek bir dünya tasviri yapamazsınız. Ayrıca bu da bir fantezidir. Ve maalesef bu, hem birçok büyük iktisatçının basit çalışma alanları tasarladığı ana akım iktisatta ve ayrıca solda bulunan insanlar tarafından da yapılmakta. Keynesyenleri detaylandırabilir ve onların fikirlerine karşı çıkabilirsiniz, ticaretin tamamen serbest olmadığını söyleyebilirsiniz. Fakat bunların hepsi benim fikrime göre gözleme dayanan lakin teorik temelde yanlış olan şeyler.

Kapitalizm üzerine yazdığım bu kitapta temel motivasyonum, gerçekte gördüğüm dünyanın iktisat teorileri tarafından layıkıyla açıklanmadığı hissiydi. Ben aslında iktisada kalkınmaya ilgisi olan bir kişi olarak başladım. Çünkü Pakistan’dan geldim ve Kuveyt’te yaşadım. Kuveyt dünyanın en zengin ülkelerinden biriyken Pakistan en fakir olanlarından biriydi. Ve ben de bu sorunun yalnızca mühendislik sorunu olduğunu düşünmüştüm. Columbia Üniversitesi’nde lisansüstü eğitimi almak üzere Amerika’ya geldim. Eğitim sürem boyunca Gary Becker, Bill Vickery gibi alanında en iyi öğretmenlerim vardı. Bu büyük isimlerin bana öğrettiği iktisadın sosyal yaşamı ve ekonomik hayatı tanımlamaktan aciz olduğunun farkına vardım. Ve böylece yeni bir iktisat, yeni bir çalışma alanı araştırmaya başladım. Bu, kuşkusuz çok uzun zaman aldı. Kafamda oluşan büyük yapboz parçalarını toparlarken; uluslararası ticareti, tüketici davranışlarını nasıl açıklayacağımı ve bir bakıma bu açıklamaların birbirleri ile nasıl ilişkili olabileceğini düşünüyordum. Hemen hemen aynı şekilde Samuelson kendi teorik temelini yazmıştı. Yapmaya çalıştığı şey uygulamaların teoriyi izlemesiydi.

Bu yüzden kendimi enine boyuna geleneksel politik ekonomi çalışırken buldum çünkü bu girişim toplumsal ve tarihsel koşullarla analitik bir iktisadi çerçeve içerisinde baş etmeyi gerektiriyordu. Fikirlerini ayıklayıp tutarlı ve mantıklı bir şekilde bir çerçeveye oturttuğum dört büyük iktisatçı vardı. Bunlar Adam Smith, David Ricardo, Karl Marx ve John M. Keynes’di. Göstermeye çalıştığım şey, bu büyük iktisatçıların kavrayışlarını bünyesinde bulunduran, aynı zamanda bugüne de uygulanabilen ve zaman içerisinde önemi yitirilmiş bir teorik zemindi. Hatırlarsınız benim ilk çalışmalarım mühendislik üzerineydi. Mühendislik ile şeylerin fiilen nasıl çalıştığını anlarsınız. Mühendislik yalnızca denklemler ile çalıştığınız bir disiplin değildir. Her şeyden önce bir teoriye ihtiyaç duyarsınız örneğin havacılık mühendisliğinde olduğu gibi. Fakat günün sonunda somun ve cıvatanın nasıl oturduğuna ihtiyaç duyarsınız. Aksi takdirde yaptığınız roket havaya uçar. Dolayısıyla her zaman teorinin pratikle olan ilişkisiyle ilgilendim. Şimdi tam rekabet teorisini düşünün: özünde tüketici davranışını mükemmel olarak yansıtmak için varlığı pasif bir form olarak ele alır ve kapitalizmi idealize etmek için icat edilmiştir. Fakat firmaların tarihi ve kapitalizmin tarihi hakkında biraz bir şeyler biliyorsanız bunun doğru olmadığını anlarsınız. Her şeyden önce firmalar birbirleri ile sürekli bir savaş içerisindedir. Ayrıca bu savaş, onlara parasal maliyeti olan işçi ve ham madde gibi şeyler üzerinden sürer. Ve görünüyor ki bütün bunlar tekel teorileri ile de açıklanamıyor. Bu, en başından beri böyleydi. Ben ayrıca işletme literatürü üzerine de bir şeyler karaladım. İş insanları bunun bir savaş olduğunun tamamıyla farkında. Ve böylece buradan görebildiğimiz üzere tüm bu net prensipler zaten Marksist ve Keynesyen geleneklerde bulunuyor. İktisatçılar bunların çoğunu görmezden geliyor çünkü tam rekabet ve eksik rekabet gibi fikirlere saplanmış haldeler. İşte bu durum, beni daha yeni bir teoriyi inşa etmeye yönlendirdi. Bu teorinin ismi elbette tam rekabetten farklı olacaktı. Gerçek rekabet, bana bunu anlandırmak için iyi bir tanımlamaydı.

Psikoloji, antropoloji ve tüketici üzerine işletme literatürü üzerine dahi çalıştım. Tüketicilerin nasıl davrandığını, işi onlara bir şeyler satmak olan iş insanından başka kim daha iyi bilebilir ki. Ve şu açıktır ki dışsal ve içsel duygular, kültür, etki gibi şeyler üzerine çalışmayı gerektirdi. Sorguladığım şey tüm bu cinsiyeti, sınıfı, ilişkiyi, ulusal ve diğer olguları tüketici davranışına nasıl oturtacağımdı. Bunu uygulamak oldukça karmaşıktı ama daha sonra öğretmenim Gary Backer’ın sınıfta bana sadece bir günde öğrettiği ve aylarca denklemlerini çözmeye uğraştığımız beni hayrete düşüren fikri ele aldım.

İleri seviye lisansüstü mikroekonomi dersiydi. Bir gün geldi ve herhangi bir şeyine ihtiyacınız olamayacağı o dersi gösterdi. 1963’deki ünlü makalesiydi ve mikroekonominin basit argümanlardan, şu anki adıyla olasılıksal yaklaşım ile, türetilebileceğini gösterdi. Buradan hareket edince toplanığa (aggregate) odaklanıyordunuz. Bireylerin çoklu karmaşıklığa sahip olduğunu biliyorduk ama toplanık halde davranışları tahmin edilebilirdi. Böylece, Becker’ın çerçevesini genişleterek kullandım ve basitçe gözlemlenen tüm tüketici mikro davranış kanunlarını, eğrilerini, gelir esnekliklerini, fiyat esnekliklerini, Keynesyen tüketim fonksiyonunu; tüm bunları yalnızca tek bir şeyden, herkesin sahip olduğu bütçe kısıtından (ki onların ne kadar harcayabileceğini gösterir) ve stabil olasılıksal bir şekilde davranan toplanıktan türetebildim. Ve bu, teorik temelin ilkelerinden birine dönüştü. Bireyin davranışını (kompleksiteden ötürü) tahmin edemiyorduk ama toplanık haldeki insanların davranışlarını iyi şekilde tahmin edebiliyorduk. Eğer ki insanlar herhangi bir şey yapmayı tercih etmiyorsa bu, çalışmıyordu. Yani tarihsel anlar, insanların bir şey yapmaktan kaçındıkları politik anlar vardı tabi ama bu gerçekten iyi de bir şey; bize bu tarz toplumsal olaylara, değişimlere eşlik etmemiz gerektiğini söyletiyor ve insanlara dikkat vermemizi gerektiriyordu.

İktisatta tüketici davranışının tanımının, psikolojideki sosyopatik davranış tanımıyla benzer olmasının üzerinde durmak isterim. Şimdi sosyopatın ne olduğunu söylemek gerekirse sosyopat sadece kendini düşünen, kendinden başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi düşünmeyen kişidir ve diğer kişileri bir araç olarak görür. Bu, ebeveynleri ve arkadaşları da içerir ama onlar gerçek bir arkadaş da değildir; fayda maksimizasyonu yapan tüketicilerdir. Ana akım iktisatçılar, tüm bu insanları matematiksel bir formda esrarengiz hale getirirler. Eğer bir iktisatçı olarak gerçekte bir kişiye “anneni, babanı, kardeşini, arkadaşlarını umursamayan yalnızca kendini düşünen bir canlısın” derseniz insanlar bunları dikkate almaz ve sizin deli olduğunuzu düşünür. Fakat aslında sadece bir iktisatçısınızdır…

Fikirlerimi geliştirmemde, mikroekonomiden makroekonomiye ulaşırken kurduğumuz aradaki bağlantının ve az önce konuştuğumuz gerçek rekabet halindeki firmanın karlılık tarafından motive olmasının payı vardı. Peki firmalar nelerle uğraşıyorlar? Yaptıkları şey tam olarak nedir?

Rekabet halindeler çünkü piyasa paylarını genişletmek gibi bir amaçları var. Fiyat kırıyorlar çünkü rakipleri ile rekabet etmeliler. Bu yolda yok oluyorlar. Bilmiyorum petrol endüstrisi hakkında “Kan Dökülecek” (There will be blood) isimli filmi izledin mi? Bu film tamamıyla geçerli, olan biteni iyi anlatıyor. Şirketler birbirlerinden çalıyor ve savaş halindeler. Onları motive eden şey ise kar peşinde koşmak. Bunun anlamı ise yeni yatırımı nereye yapacaklarından başka bir şey değil. Endüstrinin karlılığına bakıyorlar ve diyorlar ki “eğer buraya yatırım yapacaksam bunun bana getiri oranı nedir?” Eğer diğer endüstride de bu imkan varsa getiri oranlarını karşılaştırıyorlar. Net faiz oranlarını karşılaştırıyorlar çünkü net faiz oranı onlar için sermayelerinin maliyetine işaret eden bir baz gösterge.

Şimdi burada bir ıraksama var gibi gözüküyor ama yok. Çünkü endüstriler arası sermaye mobilitesi olan bu prensip, zaman içindeki yatırımların işleyişini gösteren bir prensip haline geliyor. Ve bu, Keynes’in “kar oranı eksi faiz oranı” tarafından işleyen fikri yani sermayenin marjinal verimliliği fikri (yatırımın kar getirisi eksi faiz oranı) direkt olarak bu çerçeveye oturuyor. Tabi ki de geleceğe yatırım yaptığınız için bir kar oranı bekliyorsunuz. Ama beklenen kar oranı ve gerçekleşen yani şu anki kar oranı birbirleri ile ilişkili. Bu fikri de Soros’un yansıma (theory of reflexivity) fikrinden aldım. Yapmayı planladığınız şey ile yaptığınız şeyi etkilersiniz ama başlangıçtakinden yeteri kadar ileriye giderseniz başarısız olabilirsiniz. Ve ben de formel ve matematiksel olarak bunu geliştirdim. Bu, önemli bir soruya neden oldu. Eğer bir şeylerin yükseleceğini bekliyorsanız yükselmeye neden olabilirsiniz. Eğer devlet ekonomiyi para basarak yada açık vererek büyütürse bir büyümeye neden olabilir elbette. Fakat bu yükselme, ücretlerde üretkenlik artışından daha hızlı bir artışa neden oluyorsa yani ücretin gelirden aldığı pay (wage share) artırıyorsa kar oranları düşer. Kar oranları neydi? Sermayenin büyümesini ve çıktının artmasını motive eden şey. Yani bir taraftan ekonomiyi yükseltirken diğer taraftan altını oyarsınız. Bunu yaptığınızda; uyarıcı politikalar tamamlanmadan, etkisini tam anlamıyla gösteremeden büyümeyi yavaşlatmış olursunuz. Bu, tam da 70’li yıllarda bütün gelişmiş ekonomilerde gerçekleşen şeydi. Keynesyen politika uygulamaları ekonomiyi büyüttü ve işsizlik azaldı. Daha sonra işsizlik sessizce artmaya başladı çünkü kar oranlarının düştüğünün farkına varamamışlardı. Ve sonra “ekonomiyi daha da büyütmek” zorunda olduklarını düşündüler ve tekrar bunu yaptılar. Elde ettikleri şey artan işsizlik ve enflasyondu (stagflation). Çünkü ekonomideki işsizlik sistem için yeteri kadar esnek değilken karlılık durumu oldukça kritik durumdaydı. Ve bu, Keynesyen politikaların 1970’lerde başarısızlığı olarak yorumlandı. Ben de bu noktada hakikati açıklayarak Keynesyen politikaların geçmiş dönemlerde bu problem olmadan nasıl çalıştığının anlaşılmasında yardımcı oldum.

Yakın zamanda yazılmış bir makalemde iki örneğe işaret ettim. Biri, Nazi Almanya’sının Hitler yönetimi altında işsizliği sadece bir yılda ortadan kaldırarak inanılmaz büyümesi ve devasa bütçe açığı yaratmasıydı. Fakat herhangi bir enflasyon yoktu, karlılık azalması yoktu. Çünkü Hitler firmalara Alman devletini karşılarına almak istemiyorlarsa fiyatları yükseltmemelerini söylerken ayrıca çalışanlara da ücret taleplerini artırmamalarını söyledi. Böylece fiyatların artmaması, ücretlerin artmaması ve bu reel ücretlerin sabit hatta düşmesi ve karların artması demekti. Dolayısıyla toplam üretim çıktısı üzerinde emeğin payı azaldı, kar oranları ise arttı. Böylece Hitler uyarıcı politikalar ve karlılığın düşüşü arasındaki bağı koparmış oldu. Rosevelt ikinci dünya savaşında aynı şeyi yaptı. Fiyatlar donmuştu, faiz oranları düşmüştü, kar ile faiz oranı arasındaki fark artmıştı, ücretlerin artmasına izin verilmiyordu. Sonuç olarak enflasyonsuz ve büyümede herhangi bir yavaşlama olmadan devasa bir genişleme ortaya çıktı. Fakat daha sonra, bu durum sonra erir ermez, serbest piyasa için yanlış bir şey yaptığını gördüler ve piyasa güçlerinin tekrar faaliyetine izin verdiler. Bundan beş sene sonra uyarıcı politikalar tam tersine döndü.

Dolayısıyla eğer ekonomiyi canlandırmak istiyorsanız piyasaya para enjekte etmekten fazlasını yapmak zorundasınız. Kitabımı incelediğinizde şu soruyu sormalısınız “hızlı bir şekilde evrilen ve dönüşen, nükseden örüntülere kapitalizm nasıl sahip olabilir?” Cevap ise “kapitalizmin çekirdeğidir, özüdür, gerçek dünyada değişmezdir.” Bu öz ise karlılıktan başka bir şey değildir. Firmalar; yüksek ücretten düşük ücrete, yüksek maliyetten düşük maliyete doğru yönelir. Klasik iktisatçıların yaptığı gibi karlılıktaki net örüntülerin, dürtülerin yerini saptama girişimidir bu kitap. Bu örüntülerin neden var olduğunu açıklıyorum ama sonra bu örüntülerin karlılıktan nasıl türetilebileceğini göstermeniz gerekiyor. Ve tüm bunları; makroekonomik uyarıcı politikalar ve onların limitlerinin yanı sıra enflasyon, döviz kuru, borsa teorilerimle hepsini bu teorik çerçevede sunuyorum.

Pekala, izninizle bu teorik zeminin bazı uygulamalarından bahsedeyim. Buradan hareketle daha farklı uygulamalar geliştirebilirsiniz. Örneğin “neden globallesme bazı ülkeler için işe yararken bazıları için yaramıyor?” Trump ve Sanders’ın vurguladığı üzere “serbest ticaretin nasıl bazıları için faydalı bazıları için yıkıcı olduğunu” ve “serbest ticaret fikrinin insanlar ile ilgili olmadığını karlılık ile ilgili olduğunu”. Ve karlılık da bazen faydalı sonuç verirken bazen vermez. Çevre, yine benzer şekilde. Evet, firmalar yeni teknolojiler geliştiriyor. Evet, çevreye zarar veriyorlar ve bu zarar gittikçe artıyor. Çünkü bu, onların işine geliyor. Eşitsizlik tartıştığım bir diğer konu ve basit bir yolla açıklıyorum. Bu noktada Victor Yakovenko’nun ve arkadaşlarının çalışmalarını dikkate alıyorum. Ücret geliri (wage earning) eşitsizliği, kar veya mülk geliri eşitsizliklerinden farklı bir karaktere sahip. Bu formel bir şey ve bunu açıklamak için bazı araçlara ihtiyaç duyarsınız. Bunu ampirik olarak çok basitçe gösterebilirsiniz. Eşitsizlik her gelişmiş ülke için bir gerçeklik. Eşitsizliği piyasa düzeyinde düzeltmek istiyorsanız karlar ve ücretler arasındaki dengeyi değiştirmek zorundasınız. Ayrıca karların çıkış noktası olan finansallaşmayı azaltmak zorundasınız.

Bütün bu anlattıklarım, bir araya getirilmiş bir teorik çerçevenin uygulamaları. Bunlar en başından beri benim amacımdı ve yeni uygulamalar üzerine yeni bilgiler ekleyerek bağlantıları göstermedikçe herhangi bir şey yapmanız mümkün değil. Böylece alternatif bir çerçeve geliştirmek için yeni bir alana sahip olma fikri üzerine çabaladım. Ve bunun anlamı yalnızca yeni iktisadi düşünceyi sorgulamak değil. Yeni bir iktisadi çerçeve, yeni bir iktisadi düşünce ile aynı şey değildir.

Kitabım Levy Institue tarafından oldukça desteklendi.  Aksi halde bunu bitirmek mümkün olmazdı. Benim buradaki görevim, birçok insanın yaptığı gibi eski uygulamaların yerine yenilerini koymak değildi. Bunun yerine dünyayı anlayabileceğimiz bir çerçeveden neden başlamıyorduk ki? Farklı bir kavrayış elde etmek bunun asıl amacıydı. Önceki konseptleri bir kenara koyalım ama yaşamın toplumsallığını, şu an durduğumuz bu yere nasıl geldiğimizi ve matematiğin teorinin içeriğini perdemelemede kullanılmasına direnmeyi bir kenara koyamayız. Evet, matematik öğreniyorum. İnsanların bazen matematiksel becerilere sahip olmaları gerektiğine çok inananlardanım. Ekonometri öğrenin ama Latin harflerle onu esrarengiz göstermeyin. Gerçek hikayeye bakın.

Röportajın aslı: https://www.ineteconomics.org/perspectives/videos/what-happens-when-economics-doesnt-reflect-the-real-world

(Visited 1.039 times, 1 visits today)
Close