Written by 16:36 Deneme

“Ya O Uzaya Gidilecek Ya O Uzaya Gidilecek”

Ertuğrul Atlı yazdı.

7 yıl olduğuna inanmak zor, biz 2015 yılının sonbaharında hayatta kalmış olmanın utancını paylaşan birkaç üniversite öğrencisiydik. Nefesimizi kesen siyasal şiddetin, düzenin haksızlıklarının yükünü kendi borcumuzmuşçasına sırtımızda taşıyor; aynı zamanda da umudumuzu yeşertecek bir ortak iyiye katkı sunmanın yollarını arıyorduk.

Karamsar bir nostaljiye kapıldığımı düşünmeyin. Her kuşak kendi özgün koşullarında zor zamanlardan geçti, geçiyor. O günlerde de bizim yolumuz dikenliydi. Ya da biz öyle olduğunu düşündük. Mina Urgan “15 ile 25 yaşları arasında çektiklerime bir daha dayanamam[1]” diyor ya biz de bugün o koşullara dayanabilir miyiz, bilmiyorum. Çünkü hafızalarımızda daha çok yer eden mutlu anlarımız kadar dertlerimiz de çoktu ve büyüktü. Tüm bu dertler bizi çoğalmaya, ürkekliğimizi daha çok insanla paylaşmaya itiyordu. İşte o birkaç üniversite öğrencisi arasında bir “insan hakları topluluğu” fikri böyle ortaya çıktı. Beşiktaş kahvelerinde insan hakları kavramının dertlerimiz için ne ölçüde kapsayıcı olduğunu uzun uzadıya konuştuk. Gerekli evrakları hazırladık ve Galatasaray Üniversitesi İnsan Hakları Kulübü’nü kurduk.

Mutlu anlarımız kadar dertlerimiz de çoktu ve büyüktü. Tüm bu dertler bizi çoğalmaya, ürkekliğimizi daha çok insanla paylaşmaya itiyordu.

İlk günlerde herkes kulübü kendi rotasına çekmeye çalışıyordu. İnsan hakları alanındaki egemen yapılara eklemlenmemek için ipleri sıkı tutmalıydık.

İşe bir öğrenci kulübünün en temel etkinliklerinden olan konferans ve panellerle başladık. Ağırladığımız isimlerin alanlarındaki saygınlığına dönüp baktığımda şaşırmadan edemiyorum; ama bu toplantılara katılımın azlığı hevesimizi kırıyordu. Bunun üzerine etki alanımızı genişletmeye, farklı insan hakları kulüpleriyle dirsek temasları kurmaya karar verdik. Bu girişim her kulübün kendi üniversitelerinde karşılaştığı idari zorluklar başta olmak üzere çeşitli sebeplerden dolayı etkili olamadı; ama siyasal ton farklılıklarına karşın buradaki arkadaşlarımızla irtibatımızı hep koruduk.

Kariyerizmle, tarihsel bir bilinçten yoksun duyarlılıklarla ya da -en iyi ihtimalle- kaybetmek için siyaset yapan fraksiyonlarla dolu kampüste arzu ettiğimizi bulamayacağımızı kısa sürede anladık. İnsanlarla temas etmek, değişmek ve değiştirmek istiyorduk. Birbirini tekrar eden söyleşilere son verdik. Barışa, adil ve demokratik bir toplum düzenine hizmet edecek bir proje arayışındaydık. Çocuklarla çalışmaya karar verdik ve çeşitli etkinliklerden oluşan bir atölye hayal ettik. Bir gün Duygu “Çocuk (H)aklı” ismiyle geldi. Adım adım projenin içeriğini şekillendirdik. Dosyamızı hazırladık ve önce rektöre, sonra da rektör yardımcısına götürdük. İlki kibarca başından savdı, ikincisi -şimdi uzatmayalım- bir sürü zırva ile talep ettiğimiz izni vermedi. Üniversite himayesinde bu işi yapamayacağımız anlaşılmıştı. Dışarı çıktık. Kaç kapı çaldık hatırlamıyorum. 2016 yılıydı ve herkes korkuyordu.

Üniversite himayesinde bu işi yapamayacağımız anlaşılmıştı. Dışarı çıktık. Kaç kapı çaldık hatırlamıyorum. 2016 yılıydı ve herkes korkuyordu.

O günlerde görüştüğümüz insanlara projemizi tanıtmaya şöyle başlardık: “Çocuk (H)aklı çocuklara yönelik bir insan hakları atölyesi. Oyunlar, animasyon filmler ve çeşitli etkinliklerle çocukların birer özne olduğu, öğreten-öğrenen hiyerarşisinin bulunmadığı…” Sayısız kez kurduk bu cümleleri. Ama karşılık bulduğu ilk yer Şişli Belediyesi’nin hedef yaş grubumuza yönelik faaliyet gösteren etüt merkezleri oldu. Böylece ilk uygulamamızı Feriköy’de gerçekleştirdik. Sonra Gülbağ, Okmeydanı, Küçükçekmece, Ümraniye, Avcılar… 2016-2019 yılları arasında toplam 10 atölyede 72 gönüllü (kolaylaştırıcı) ve 500’ün üzerinde çocukla çalıştık. Bu çocuklarla Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni, demokrasiyi, sosyal hakları ve hak ihlallerini konuştuk. Çoğu kez onlar anlattı biz dinledik.

Bu uygulamalarda bugün yeni sağ hareketlerin sorumsuzca kaşıdığı göç krizinin toplumsal yansımalarını gözlemleme fırsatımız da olmuştu. Nefret içeren ayrımcı söylemlerin hedefinde genellikle Suriyeli mülteciler vardı. Çocuklar; çevrelerinde tanık oldukları yabancı düşmanlığının ve ebeveynlerinin rehberliği olmaksızın kullandıkları iletişim araçlarının etkisiyle sokakta oynadıkları, arkadaşlık kurdukları Suriyeli çocukları düşmanlaştırmaktan çekinmiyorlardı. Hiç unutmuyorum, Suriye’deki savaştan ve insanlık dramından söz ettiğimizde bir çocuk “bizim savaşımız değil” demişti. Onlara savaşların -Suriyeliler dahil- hiçbir çocuğun savaşı olmadığını anlatmak zor ve meşakkatli oldu.

Çocuk (H)aklı’da zamanla her gönüllü hareketin karşılaştığı sürdürülebilirlik meselesi giderek daha da önem kazanmaya başlamıştı. Bütün maliyetlerini kendi imkânlarımızla karşıladığımız bu projeyi devam ettirebilmek için bir finansman modeli aramaya başladık. Elbette başarısız olduk. ‘Sivil toplum sektörü’nün masa başında yapacak çok fazla işi ve hatırşinas dostları, müşterileri vardı. Bu arada pek çok gönüllümüz üniversiteden mezun oldu, ekonomik sıkıntılara mutlak bir belirsizlik ve geleceksizlik eklenmişti. Aynı sürece denk gelen yol ayrılıkları, gençliğin süreğen yenilgilerinin de etkisiyle bir duraklamayı kaçınılmaz kılıyordu.

‘Sivil toplum sektörü’nün masa başında yapacak çok fazla işi ve hatırşinas dostları, müşterileri vardı.

Başta belirttiğim gibi çıkış noktamız, patlayan bombaların arasında bir umut çiçeği, en çok da kendimizinkini yeşertmekti. Bu çiçeği cömertçe suladık. Büyüdüğünü göremedik, kabul. Görecek miyiz, o da belli değil. Ama onun için tasalanmayı, uğraşmayı bıraktığımızda kendimizden çok şey kaybedeceğiz. Çünkü Kazancakis’in dediği gibi “En yüce erdem özgür olman değil, özgürlük için savaşmakta olman[2]”. Özgürlüğün bir ihtimal olması yeterli, biz var olmak için savaşıyoruz.   

2018’de İnsan Hakları Kulübü’nü feshettiğimizde facebook’a şöyle yazmıştım: “bir özgürleşme alanı açtık kendimize ve bu alanı kampüsün dışına taşırdık. Çokça yol arkadaşı ve İstanbul’un yoksul mahallerinden çocuklar kattık o alana. Hep gurur ve mutlulukla anacağım.” Öyle… Tabii bu hikâyenin sonu değildi ve bu tarihten sonra da proje devam etti. Kaldı ki emek ve dayanışmayla yazılan hikâyelerin sonu olmaz, bizimkinin de olmayacak. Umulmadık bir anda o turna kuşları yeniden kanat çırpacak. Son zamanlarda herkes uzay yolculuğunu konuşuyor. Bizim uzayımız da bu ve o uzaya gidilecek.

Bu hikayeyi yazan yol arkadaşlarıma, tüm gönüllülere, yollarımız ayrılsa dahi emek verenlere, omuz verenlere, destek olan hocalarımıza sevgiyle…


[1] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, YKY, 2015, s.10.

[2] Nikos Kazancakis, Çileci, İstos, 2017, s.189.

(Visited 79 times, 1 visits today)
Close