Written by 11:43 Makaleler

Türkiye Siyasetinde Yeni Denklemler II: Kılıçdaroğlu’nun Uzun Yürüyüşü

Nezih Kavaklı yazdı.

İktidarın yerel seçimler sonrası siyasi hedefleri ve stratejisindeki paradigma değişikliğini ele aldığımız ilk yazının ardından pek çok gelişme oldu. Bu gelişmeler muhalefet cephesindeki aktörlerin ve ittifakların değişkenliğini yeniden ortaya çıkarmakta ve iktidar bloğundan çok daha karmaşık bir analizi gerektirmektedir.

Muhalefetin ahvalini tartışmaya iki hafta önce genel kongresini gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisi’nden başlamakta yarar var. Türkiye’nin halen siyasi arenada yer alan en eski siyasi partisi CHP, bir süredir Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde uzun bir yürüyüşte[1]. Kılıçdaroğlu ve yürüyüş kelimelerini bir arada andığımızda akla ilk gelen haliyle Adalet Yürüyüşü’nden söz etmiyorum, ancak onu da kapsayan uzun bir siyasi yürüyüşü, bir stratejik hareketi ve istikameti kastediyorum.

Mülkiyet, Aile, Din, Düzen

Bu yürüyüşün başlangıcını 2015 Genel Seçimlerinden almak mümkün. Kısaca hatırlayacak olursak 7 Haziran Seçimleri sonrası hiçbir siyasi partinin tek başına iktidar olabilecek çoğunluğa erişememesi ve Devlet Bahçeli’nin bir MHP-CHP-HDP koalisyonuna kapıları kapatmasının üzerine 1 Kasım’da yeniden seçime gidilmişti. Bu iki seçimin arasında ise cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırıları gerçekleşmiş; Suruç’ta Amara Kültür Merkezi’ne, Ankara’da Barış Mitingi’ne düzenlenen IŞİD saldırılarında yüzlerce yurttaşımız hayatını kaybetmişti. Aynı zamanda HDP ile yürütülen çözüm sürecinin, İmralı – Kandil – Ankara üçgeninde ilerleyen karanlık bir süreçle son bulması Türkiye’de yeni bir milliyetçi cephenin kurulmasının zeminini hazırlamıştı. Mayıs 2018’de imzalanan Cumhur İttifakı protokolü işte bu kanlı dönemin üzerine inşa edildi. Fethullahçı çetenin (o dönemki MGK kararlarında Paralel Devlet Yapılanması, sonradan FETÖ) 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız darbe girişimi de ikinci bir milat oldu.

2016’dan itibaren Türkiye siyaseti; iktidar dilinde “yerli ve milli” olarak tanımlanan mülkiyet, aile, din, düzen parolasıyla belirlenmeye başlandı. Burjuva toplumuna içkin bu kavramlar aslında ne yeni ne de Türkiye’ye özgü. Karl Marx; Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı kitabında, Fransa’da 22-26 Haziran 1848 tarihlerinde gerçekleşen işçi ayaklanması (Haziran günleri) karşısında ordulara eski toplumun replikleri olarak bu parolayla seslenildiğini söylüyordu: mülkiyet, aile, din, düzen.

“Burjuva mali reformuna ilişkin en basit, liberalizme özgü en sıradan, cumhuriyetçiliğe özgü en biçimsel, demokrasiyle ilgili en yüzeysel talepler aynı anda hem ‘topluma yönelik saldırı’ olarak cezalandırılır hem de ‘sosyalizm’ diye damgalanır. Ve son olarak ‘din ve düzen’in yüksek rahipleri bile üç ayaklı iskemlelerinden tekmelerle kovulur, gecenin bir yarısında yataklarından kaldırılır, cezaevi nakil araçlarına tıkılır, ya zindana atılır ya da sürgüne gönderilir; din, mülkiyet, aile ve düzen adına tapınakları yerle bir edilir, ağızları mühürlenir, kalemleri kırılır, yasaları yırtılır.”[2]

Türkiye’de de “yerli ve milli siyaset”, düzenin kurucusu/bekçisi olarak görülen CHP başta olmak üzere bütün muhalefeti milletin düşmanları olarak tanımlamaktan ve CHP’yi FETÖ’den DHKP-C’ye envai çeşit terör örgütüyle birlikte anmaktan imtina etmedi. Cumhuriyetçiliğe özgü en biçimsel, demokrasiyle ilgili en yüzeysel taleplerin sözcüsü CHP de bu sistemli saldırılar karşısında hegemonik bir siyasal proje ortaya koymak yerine ideolojik hiçbir çelişki yaşamadığı mülkiyet, aile, din, düzen parolasını benimseme yoluna gitti. Bugün dahi geçerliliğini koruyan bu parola Türkiye’de; pandemide toplum sağlığı pahasına turizm, kadınların yaşam hakkı pahasına ataerkil aile, Ortaçağ fetihçi anlayışının taklit edilmesi yoluyla Ayasofya ve polis devleti ile güvence altına alınan düzen demektir.

CHP liderliğinin “Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın” siyasetinin meşruiyeti ise bu iklimde, Millet İttifakı ve büyükşehir belediyelerinin kazanılması üzerinden devşirildi. Kılıçdaroğlu son olarak Cumhuriyet gazetesinden İpek Özbey’e verdiği röportajda da taktiğin işlevselliğini şu şekilde ifade ediyor: “Yapıyorlar, bakıyorlar ki bekledikleri tepki gelmiyor. O zaman kendi kitlelerine anlatamıyorlar.” Bu tespitin haklılık payı varsa da CHP’nin elini ne kadar güçlendirdiği büyük bir soru işareti. Din ve düzen adına kalemleri kırılıp yasaları yırtılsa da direnmeme taktiğinin, minberde kılıç kuşanıp sahihliği kuşkulu bir padişah vakfiyesi üzerinden Cumhuriyet’e meydan okuyanlara alan açtığı da aşikar.

 “Dostlarımızla İktidar”

25-26 Temmuz’da gerçekleşen CHP Genel Kongresi’nde hem genel başkanın hem de parti içi muhalefetin gündeminde ittifak siyaseti bulunuyordu. CHP, 2017 referandumunda “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” olarak adlandırılan anayasal düzen kabul edilince muhalefet için şemsiye ya da çatı parti olarak konumlandı. Bu konumu sebebiyle 2018 Genel Seçimlerinde müttefikleri İyi Parti ve Saadet Partisi’ni parlamentoya taşıdı. 2019’da yerel seçimlerde kazanılan mevzilerin de verdiği güçle Kılıçdaroğlu’nun partisine koşulsuz kabul ettirdiği bu rol, esasen stratejik geri çekilmenin somutlaşmasını sağladı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun kongredeki konuşmasında ifade ettiği “Önümüzdeki ilk seçimlerde dostlarımızla birlikte iktidar olacağız.” sözleri[3] de bu rolün nihai ereğini ortaya koymaktadır. Yani CHP liderliği, 18 yılın ardından iktidarı devralabilecek yegâne gücün, çoklu bir muhalefet bloğu olduğunu düşünmekte ve bu nedenle uzun süredir bu bloğa bânilik yapmaktadır.

Bir süredir anket sonuçlarına dayanarak yapılan analizlerde söz konusu iktidar projesinin istatistik bir karşılığının olduğu dillendiriliyor. Yani Cumhur İttifakı’nın %50+1’i bulmasının zorluğu karşısında muhalefetin imkânları tartışılıyor ve yerel seçimlerdeki model öne sürülüyor. Postmodern sosyologların Türkiye okumasındaki muhayyel kültürel kodları mezarından kaldıran bu ittifak siyaseti, anket şirketlerinin ekmeğine yağ sürerken küçük partileri/aktörleri de yeni arayışlara itiyor. Bu tartışmaların ortasında büyük partiler, bağımsız olarak seçime girse en fazla %1-2 oy alabilecek Cumhurbaşkanı adaylarının isimlerini tartışır hale geliyor. Mülkiyet, aile, din, düzen söylemi karşısında ideolojik hedeflerin üzerinin örtüldüğü, direnmeme taktiği ile tabanın ve örgütlerin pasifleştirildiği, ittifak hukuku gereği “aman tadımız kaçmasın” tedirginliğine saplanıldığı bu dönemde CHP aslında şu soruları sormak zorunda: “Nasıl bir toplumsal düzen?” ve “Bu düzenin inşası için ne yapmalı?”

İlk sorunun cevabı ikinciyi belirliyor. İlk sorunun bir cevabı yoksa ikinci soru boşa çıkıyor. İlk soruya cevabı olmayanlar “AKP iktidardan gitsin, sonrasına bakarız” diyor. Pek tabii bu tartışma dönüp dolaşıp yine aynı isimlere, yüzlere varıyor. Kılıçdaroğlu iktidarın, önceki seçimlerde de adaylığına ılımlı yaklaştığı Abdullah Gül isminden korktuğunu düşünüyor. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, korkulacak kadar halkta karşılığı olan bir isim olsa arka planında durduğu partinin başına geçip politika yapar ya da cumhurbaşkanlığı için sahaya iner ve ikinci tura kalmayı denerdi.

Oysa 31 Mart modeli farklı bir şey ortaya koydu. 2018’de ne İYİ Parti MHP’yi ringin dışına çıkaracak bir etki yaratabilmiş ne de Saadet Partisi muhafazakâr seçmenin ikinci tercihi haline gelebilmişti. 31 Mart’ta ise CHP’nin belediye başkan adayları, Ankara ve İstanbul’da bu geçişkenliği daha fazla sağlayabildiler ve HDP’nin de desteğiyle bu kentlerdeki yönetimleri devralabildiler.

Bu aşamadan sonra, uzun yürüyüşün yeni bir istikamete yönelmesi beklenirdi. Millet İttifakı protokolünün hazırlandığı Mayıs 2018’den bu yana gerçekleşen iki seçimden çıkan ders doğrultusunda CHP liderliği, kendisinden daha sağdakilerle ayrı bir muhalefet stratejisi geliştirebilirdi. Çünkü AKP’den kopan ve hâlâ AKP’den oy çalma potansiyeli taşıyan Gelecek ve DEVA Partilerinin de muhalefete katılımıyla oluşan yeni siyasi tablo 4’lü bir yapıyı mümkün kılıyor: Cumhur İttifakı, CHP, Sağ İttifak ve HDP. Böylece CHP tek başına, 37. Olağan Kurultayındaki ana tema olan “iktidar” hedefinin peşinden gidebilir; dirsek temasında olduğu İYİ Parti – DEVA – Gelecek – Saadet partileri de birlikte seçim barajına karşı ayrı bir ittifak oluşturabilirdi. Bu denklemde CHP’nin “kendi” cumhurbaşkanı adayı da normal şartlar altında muhalefetin en güçlü adayı olacağından birleştirici bir isim olması halinde ikinci turda bütün muhalefetin adayı haline gelebilirdi.

Talihsizlik o ki CHP liderliği yeni bir toplumsal düzen ve bu düzene ulaşmak için politik bir strateji peşinde değil. İktidarı yeniden kendilerine benzeyen birini adaylaştırarak şaşırtmanın peşinde belki. Uzun yürüyüşün istikametinin şaştığı nokta da burası. Bu noktadan sonra geri çekilme stratejisinin hedefi olarak gösterilen (Cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak gibi) her şey retorik oluyor. Bu uzun yürüyüş, 18 yıldır yoksullukla, erkek şiddetiyle, dinsel-mezhepsel tahakkümle ve eşitsiz bir düzenle nefesi kesilenleri değil; kendi tabanını kemirenleri, iktidardan düşenleri, yol kenarında unutulan solgun gülleri dost görüyor çünkü.


[1] Uzun yürüyüş ifadesi, Çin Komünist Partisi’nin iç savaşta büyük geri çekilme stratejisi için kullanılıyor.  Çin Devrimi’nin en önemli süreçlerinden biri olan bu uzun yürüyüş, Çin Devrimi’nin köylü karakterinin belirlendiği, Mao’nun parti içerisinde liderliğini tesis ettiği ve ÇKP’nin sırtını kırsala yasladığı ideolojik ve askeri bir tahkimat dönemidir.

[2] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Çev. Erkin Özalp, İstanbul: Yordam Kitap, 2016, s. 32-33.

[3] https://www.haberturk.com/kilicdaroglu-chp-kurultayi-nda-konusuyor-2754714

(Visited 156 times, 1 visits today)
Close