Written by 19:30 Röportaj

“Kurucu Felsefenin Evrimi”

Ertuğrul Atlı, Prof. Zafer Toprak’la Atatürk’ü ve kurucu felsefeyi konuştu.

Prof. Zafer Toprak’ın son kitabı “Atatürk” geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıktı. Prof. Toprak, “Kurucu Felsefenin Evrimi” alt başlığını taşıyan bu kitabında özellikle Cumhuriyet’in ve kurucu erkin felsefi dayanaklarını inceliyor. Her bölümün başında Atatürk’ün demeçlerinden özenle seçilmiş alıntılarla kurucu önderin düşün dünyasına pencereler açıyor. Bu alıntıları takip eden incelemeler ise düşünce tarihinde yapılan arkeolojik bir kazı niteliğinde.

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün kurucu başkanı ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Zafer Toprak’la 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için Mustafa Kemal Atatürk’ü ve son çalışmasını konuştuk.


EA: “Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi”, pek çok noktada milli ekonomi, antropoloji, popülizm alanlarındaki çalışmalarınızla kesişiyor. Bu bağlamda Atatürk kitabınızı düşünce tarihi üzerine mevcut çalışmalarınızın bir devamı, hatta sentezi niteliğinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

ZT: Evet, bu bir sentez çalışması… Ama kurucu felsefenin esasını hukuk oluşturuyor. Ulusal egemenlik olmadan diğer hususlar anlamını yitiriyor. O nedenle hukuka ayrı bir yer verdim. İlk üç bölüm hukuksal yapıyla ilgili… Cumhuriyet’in omurgasını ulusal egemenlik… Hukuk bölümüne Atatürk’ün 1 Aralık 1921 tarihli konuşmasıyla başlıyorum.  Bu konuşmanın satır aralarında Jean-Jacques Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme adlı eserinden alıntılar görüyoruz. Atatürk bu kitabın Eski Türkçesi’ni okumuş ve önemli gördüğü hususların ya altını çizmiş ya da kenarını şerhlemiş…  Sakarya Savaşı ertesi yapılmış bu konuşma güçler birliği üzerine… Bunun gereğini vurguluyor Atatürk. Atatürk Montesquieu’yü de okumuş, onun güçler ayrılığı kuramını da biliyor. Ama II. Meşrutiyet’in başarısızlığının ve Osmanlı’nın çöküşünün faturasını çok partili parlamenter rejime çıkarıyor. Bu nedenle tercihini yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı güçler birliğinden yana koyuyor. En tepe noktada Türkiye Büyük Millet Meclisi var. Tek güç kaynağı… Yürütmeyi üstlenenler TBMM’nin vekilleri… Vekilleri TBMM seçiyor. Keza yargı da öyle o sırada.. Olağanüstü mahkemelerin olan İstiklal Mahkemelerinin yargıçları mebusların kendi aralarından seçtikleri kişiler… 

Atatürk okuma yazma oranının son derece düşük olduğu bir ülkede, halkının çok büyük bir çoğunluğunun kırsal kesimde dünyadan kopuk yaşadığı bir coğrafyada, her türlü itikatın, hurafenin, yalan yanlış dinsel bilgilerin etken olduğu bir zihniyet ortamında siyasal demokrasinin anlamsız olacağına inanıyor.

Bilindiği gibi Türkiye’de Tek Parti rejimi 1946’ya kadar devam etti. Seçimler de iki dereceliydi. Atatürk okuma yazma oranının son derece düşük olduğu bir ülkede, halkının çok büyük bir çoğunluğunun kırsal kesimde dünyadan kopuk bir şekilde yaşadığı bir coğrafyada, her türlü itikatın, hurafenin, yalan yanlış dinsel bilgilerin etken olduğu bir zihniyet ortamında siyasal demokrasinin anlamsız olacağına inanıyor. Ama yine de siyasal demokrasi olmasa da reformların büyük çoğunluğu Türkiye’de demokrasinin inşası sürecinde yola döşenen taşlar. Demokrasi en geniş anlamında uygulamaya sokuluyor. Medeni Kanun, kadına seçme seçilme hakkının verilmesi, her dört yılda bir düzenli seçimler, halkı seçim sandığına götürülmesi vs. vs.  Nitekim kitaba ek olarak koyduğum Maurice Duverger’nin Türkiye’deki Tek Parti yorumu bu doğrultuda bir yorum.

Özellikle II. Meşrutiyet’ten itibaren Osmanlı entelektüellerinde, Aydınlanma düşünürlerinin ve Üçüncü Cumhuriyet’in etkisi dikkat çekiyor. Atatürk’ün “hakimiyet” anlayışı da bu etki altında, Jean-Jacques Rousseau’nun düşüncelerine uygun olarak şekilleniyor. Bu bakımdan Atatürk’ün 1920’lerde açıkça vurguladığı güçler birliği tercihinin, 1930’larda Takrir-i Sükun kanunu gibi uygulamaların esasında ‘hakimiyetin bölünmezliği’ne dayanan bir kuramsal arka plana dayandığını söyleyebilir miyiz?

Tabii… Belirttim Rousseau’nun önemini… Güçler birliği işgal altında bir ulusun egemenlik mücadelesi verdiği bir ortamda anlamlı… Ülkenin Batı’ya ve iç düşmanlara karşı verilecek mücadelede yekvücut olması gerekiyor. İşin başından itibaren Atatürk bunu vurgulamış oluyor. Tabii bu süreçte iki önemli husus var. Bunları hukuk bahsinde ikinci ve üçüncü bölümlerde vurgulama gereği duyuyorum. Egemenlik Atatürk için milletin olmalı… Yani Osmanlı’da olduğu gibi Tanrı’nın temsilcisi hanedandan alınarak millete verilmeli… Millet taçlandırılmalı… Bunu yapmak için hukukun şer’i niteliğine son verip nizami yani seküler, laik bir hukukun ihdas edilmesi gerekiyor.

Bu süreç aslında Tanzimat döneminde başlamış. Fransız Devrimi ve Napolyon kodları ilk evrede kamu hukuku alanına uygulanmış. Ticaret hukuku, ceza hukuku, idare hukuku, uluslararası hukuk vs. Ama özel hukuka dokunulamamış. Bir ara Fransız medeni kanunu Türkçeye çevrilerek uygulamaya sokulmak istenmiş, ama Cevdet Paşa buna muhalefet etmiş. Özel hukuk için Mecelle kodifiye edilmiş. Şer’i normlar korunmuş… Evlenme, boşanma, veraset vs. Bu nedenle Osmanlı hukuk sisteminin üzerine kurulu olan dört ayrı hukuk düzeni Cumhuriyet’e kadar devam etmiş. Bunlar şer’i hukuk, nizami (laik hukuk), cemaat hukuku (gayrimüslimler için) ve  ecanib hukuku (yabancılar için). Kapitülasyonlar işte bu nedenle Osmanlı’nın tepesinde Demoklesin Kılıcı gibi hüküm sürmüş. Atatürk’ün ve İnönü’ün Lozan’da ödün verilmemesi için büyük çaba sarf ettiği husus kapitülasyonların ilgası, yani kaldırılması. Bu nedenle Lozan sekiz ay sürmüş ve en sonunda Ankara’nın zaferiyle sonuçlanmış. İşte ikinci hukuk bölümü bu laik hukuk düzeninin kuruluşuna ayrıldı. Üçüncü hukuk bölümü ise özgürlükler üzerine. Özgürlükler egemenliğin mütemmim cüzü sayılır. Onsuz olmaz. Bu bölümde bireyin özgürlüklerinin Osmanlı’da gelişim sürecini ele alıyorum. Jön Türklere, İttihatçılara gönderme yapıyorum. Hukuk eğitiminde özgürlüklerin ele alınış şeklini inceliyorum. Burada Rousseau bir kez daha gündeme geliyor.

Tek Parti rejiminin zayıf halkası özgürlükler. İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükun Kanunu belki rejimin ayakta kalması için gerekli görülebilir, ama basın özgürlüğü başta olmak üzere birçok alanda özgürlükler kısıtlanıyor.

Eşitlik ve özgürlük ikileminde Rousseau eşitliği vurguluyor, Montesquieu ise özgürlüğü. Rousseau için özgürlükler üniter yapının çatısı altında anlam kazanıyor. Devlet hakim-i mutlak niteliğinde. Rousseau’ya göre devlet gerek gördüğünde özgürlükleri sınırlayabiliyor, hatta kaldırabiliyor. Bu nedenle Rousseau’nun hukuk düzeni iki tarafı keskin bir kılıç… Demokrasiye açılım sağlarken otoriter, hatta totaliter rejimlere yol açabiliyor. O nedenle kimi yazar Rousseau ile Lenin arasında bir bağlantı kuruyor. Hatta iki dünya savaşı arası Mussolini, Hitler  gibi totaliter liderlerin bile Rousseau’dan esinlendiklerini söyleyenler var. Kitapta belirttiğim gibi ulusal egemenlik paradoksal bir yapı arz ediyor. Tek Parti rejiminin zayıf halkası özgürlükler. İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükun Kanunu belki rejimin ayakta kalması için gerekli görülebilir, ama basın özgürlüğü başta olmak üzere birçok alanda özgürlükler kısıtlanıyor.

II. Meşrutiyet sonrasında Osmanlı coğrafyasında hızla yayılan fikir akımları arasında bazı isimler ayrı bir önem arz ediyor. Sosyoloji alanında Durkheim, ekonomi alanında Charles Gide gibi düşünürler Osmanlı aydınını derinden etkiliyor. Ziya Gökalp gibi önemli figürler de, bu Batılı fikir insanları ile Osmanlı-Cumhuriyet siyasi kadroları arasında bir anlamda köprü görevi görüyor. Sizin de üzerinde çok durduğunuz solidarizm ya da tesanütçülük, serbest piyasa ekonomisi ile sosyalizm arasında üçüncü bir yol olarak Atatürk’ü de etkiliyor; hatta devletçilik anlayışının temelini oluşturuyor. Ancak bu yoğun etkileşimin Gökalp’e göre sınıfsız, ileri bir toplum projesi olan “meslek devri” konusunda gerçekleşemediğini görüyoruz. Bu durumu neye bağlıyorsunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bir yol ayrılığı mı yaşandı yoksa Atatürk’ün düşünsel yapısını şekillendiren başka faktörler mi öne çıktı?

Benim yazdıklarımı yakından izleyenler Durkheim’in ve tesanütçülüğün yani solidarizmin benim bilimsel çalışmalarımda ilk gözağrım olduğunu bilirler. Ben doktoraya başladığım yıl Sencer Divitçioğlu ve Asaf Savaş Akad’la birlikte Toplum ve Bilim’i kurmuştuk. Toplum ve Bilim’in ilk sayasında solidarizm üzerine bir makale yazmıştım. Bundan tam 43 yıl önce… Solidarizm peşimi bırakmadı. Türkiye’de Popülizm adlı kitabımın omurgasını oluşturdu. Doktora tez konum ise solidarizmin iktisadi boyutu üzerine idi. Milli İktisat… Tezimin başlığı İttihat ve Terakki’nin Milli İktisat Politikası 1908-1918 idi. Bu tez 1982’de Türkiye’de Milli İktisat diye yayınlandı. O günden bu güne bir klasik olarak literatürde yer aldı. En son geçen yıl İş Bankası Kültür yayınlarından yeni bir versiyonu çıktı. Türkiye’nin yayın dünyasında en fazla dipnotta yer alan doktora tezi… Evet Charles Gide’nin Türkiye’nin koruyucu iktisat politikası üzerinde önemli bir yeri oldu. Atatürk’ün kooperatifçilikle ilgili görüşlerinin temelinde Charles Gide var. Nitekim ekonomi bölümünde bunu geniş bir biçimde işliyorum. Ama esas husus finansal bağımsızlık. Bunu unutmamak gerekiyor. O nedenle bankacılık ve sigortacılığa ayrı bir önem atfediyorum. 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi çok önemli… Atatürk en uzun ve güçlü söylevlerinden birini bu kongre sırasında söylüyor.  Misak-ı Milli, Misak-ı İktisadi ile bütünleniyor.

Mesleki temsilin mecliste hakim olması İttihatçıları iktidara taşıyacak.

Bu arada üniter yapı gereği sınıfsız bir toplumu da gündeme getiriyor. Birçok söylevinde meslek zümreleri ön plana çıkarılıyor ve bir tür meslekçiliği vurguluyor. Bu da solidarizmin bir sonucu. Durkheim’in Toplumsal İş Bölümü adlı kitabı, ki Ziya Gökalp’in başucu kitabıydı, mesleki temsille son buluyor. Organik dayanışma meslek zümreleri arasında gerçekleştiriliyor. İttihatçıların temel şiarı bu. Ama bu anlayışın TBMM’ye taşınmasına Atatürk müsaade etmiyor. Zira mesleki temsilin mecliste hakim olması İttihatçıları iktidara taşıyacak.

Kitabınızda, günümüzde de sık sık gündeme gelen Lozan Antlaşması’na da değinerek Lozan’la Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda savaş dışı kalması arasında bir ilişki kuruyorsunuz. Lozan’ın imzalandığı günlerde ve iki savaş arası dönemde Ankara için en önemli katkısı ne olmuştur?

Aslında tek bir dünya savaşı var. 1914’te başlayan ve 1945’te sona eren… İşte bu cendereden kendini kurtaran tek mağlup ülke Türkiye. Sevr’i tanımayacak, Milli Mücadele’yi gerçekleştirecek ve Lozan’ı galip ülkelere kabul ettirecek.

Bakın, savaş ertesi Paris Barış Antlaşmalarında barış sözde kalacak, 20. yüzyılın kaderini bu antlaşmalar belirleyecek. Bu antlaşmalar beş adet. Versailles, Saint-Germain, Neuilly, Trianon ve Sevr. Bu antlaşmalar aslında mağlup olmuş ülkeleri çökertip onları bir daha ayağa kalkamayacak düzeye sokmak, soyup soğana çevirmek. O nedenle bu antlaşmalar sonucu Avrupa’da son derece şöven, irredantist, revanşist rejimler oluşacak. Avrupa’da otoriter ve totaliter rejimlerin müsebbibi Paris Antlaşmaları. Hitler’i iktidara taşıyan Versailles antlaşmasının ta kendisi… O nedenle aslında tek bir dünya savaşı var. 1914’te başlayan ve 1945’te sona eren… İşte bu cendereden kendini kurtaran tek mağlup ülke Türkiye. Sevr’i tanımayacak, Milli Mücadele’yi gerçekleştirecek ve Lozan’ı galip ülkelere kabul ettirecek. Türkiye on yılı aşkın savaşmış. Trablusgarp’la yola çıkmış, Balkan Harbi, Cihan Harbi ve Milli Mücadele. Cumhuriyet’in kurulduğu topraklarda beşeri sermayesi 18 milyondan 13 milyona düşmüş. Hayvan varlığının dörtte üçünü yitirmiş. Ortalama yaş umudu 30’un altına düşmüş. Çocuk ölüm oranı neredeyse yüzde 90’ı bulmuş. Tam bir toplumsal travma evresi… Bir önceki kitabım Türkiye’de Yeni Hayat – İnkılab ve Travma’da bunları anlatıyorum.  İşte bu koşullarda bir ulus devlet inşa edilirken Ankara barışın anlamını çok iyi biliyor. Cumhuriyeti kuran komutanlar ülke yönetiminde tepe noktada görev alıyorlar. Ve savaşın ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Bunların başında Atatürk ve İnönü geliyor.  Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşa sokmak için büyük çaba sarf ediliyor. Ama bunun ne büyük bir felaket olacağını İnönü çok iyi biliyor.  Türkiye iki dünya savaşı arasında Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile çevresinde bir güvenlik çemberi oluşturmayı hedefliyor. 1932’de Milletler Cemiyeti’ne giriyor.  Sovyetlerle ilişkilerini düzgün tutuyor.  Yurtta Sulh, Cihanda Sulh Türkiye’nin dış politikada şiarı oluyor.

Son olarak kitabınızın kaynakçasının da önemli bir bölümünü teşkil eden Çankaya kitaplığından kısaca söz edebilir misiniz? Bir bibliyofil olarak Zafer Toprak’a göre, Çankaya kitaplığı Atatürk’e nasıl bir siyasi portre çiziyor?

Bu kitabın temel referans noktası Çankaya Kitaplığı oldu. Kitabın başında da belirttiğim gibi Çankaya kitaplığı döneminde Türkiye’nin en güncel kitap hazinesi. Atatürk sürekli yurt dışına kitap siparişinde bulunuyor. Bu sayede dünyayı izliyor. Atatürk’ün sofrası da izlediği kültür politikasının tartışıldığı bir ortam. Çevresinde seçkin aydın kişiler var. Kitaplıktaki eserlerle gerçekleştirdiği reformlar arasında yakın bir bağ görüyorum. Atatürk’ün kimi söylev ve demeçlerinde Çankaya kitaplığında yer alan eserlerinin izlerini görmek mümkün. Çankaya kitaplığı Aydınlanma Çağı, Fransız Devrimi, 19. yüzyılın inişli çıkışlı siyasal olayları, Üçüncü Cumhuriyet Fransası’ndaki gelimeler, kısaca kitaplık Cumhuriyet Türkiyesi’nin inşasında referans olacak geniş bir bilgi hazinesi işlevi görüyor. Özellikle Üçüncü Cumhuriyet Fransası’nın yazarları Fransızca, ya da Türkçeye çevrilmiş versiyonlarıyla kitaplıkta yer alıyor. Örnek vermek gerekirse Fransa’nın ünlü anayasa hukukçusu Leon Duguit’nin Hukuk-ı Esasiyye yani Anayasa Hukuku kitabı Cumhuriyet’in hukuk düzeninin oluşumunda temel referanslardan biri oldu.  Ekonomide Charles Gide’in eserleri özellikle kooperatifçilikte yönlendirici eserdi. Ulusal tarih anlayışı uzun yıllar Charles Seignobos’un kitaplarından esinlendi. Sosyolojide ise hakim-i mutlak konumda olan Emile Durkheim idi. Tüm bu yazarların eserleri Atatürk’ün kitaplığında bulunuyor.

Çankaya kitaplığı döneminde Türkiye’nin en güncel kitap hazinesi. Kitaplıktaki eserlerle gerçekleştirdiği reformlar arasında yakın bir bağ görüyorum.

Atatürk’ün tarih anlayışının oluşumunda H. G. Wells’in İngilizcesi Outline of History olan eseri esas oldu. Kitabın Fransızca çevirisini okuduktan sonra kısa sürede Türkçeye çevrilmesini buyurdu ve eser beş cilt olarak Türkçe yayınlandı. Türk Tarih tezlerinin omurgasını bu kitap oluşturdu.  Kısaca 1928 sonrası, Harf Devrimi ile başlayarak Türkiye’nin yaşadığı kültür devriminde Atatürk’ün kitaplığı ve sofrası belirleyici bir işlev gördü. Atatürk – Kurucu Felsefenin Evrimi aslında bu devrimin öyküsü… Tanzimat’tan itibaren telif ve çeviri eserlerin bir ulusun inşasında gördüğü işlev…

(Visited 866 times, 1 visits today)
Close