Written by 00:43 Genel

İktisatta Çoğulculuk Üzerine Bir Tartışma

Talha Kutay yazdı.

1870’li yıllarda Avrupa ciddi iktisadi ve siyasi bunalımların içindeydi. Kapitalizmin hızlı ve sınır tanımayan büyümesinin hemen hemen tüm piyasalarda oligopolistik ve tekelci yapıların ortaya çıkmasına neden olması, üretim tekniğinde ve ilişkilerinde hızlı ve köklü bir değişim yaratarak toplumsal düzeni sarsmıştı. Toplumsal düzen de yaşanan sarsıntı da sınıf çatışmalarının şiddetlenmesine ortam hazırlamıştı. Böyle bir ortamda insanlar yavaş yavaş Marksizm’e kaymaktaydı. Çünkü yaşanan krizlerle birlikte piyasa ekonomisi, insanlara bir gelecek vadetmemeye başlamıştı. Bu dönemi Marx’ın “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – Komünizm hayaleti”[1] tanımlamasıyla ifade edersek yanlış olmaz! Marksizm’in, kapitalizmin konumunu tehdit ettiği bu dönemde kapitalizmin imdadına Marjinalist devrim yetişti ve kapitalizm kendisini kertenkele misali yeniledi.

Marjinalist devrim, kapitalizmin toplumsal konumunu sağlamlaştırmanın yanında Neoklasik iktisat yardımıyla da iktisat disiplininde de önemli değişikliklerin başlangıcını yaptı. Neoklasik iktisat ile tarihten, sosyolojiden soyutlanan iktisat; bilim yapmanın tek yolunun pozitivist bilim anlayışı olduğunu söyleyen modernizmin etkisi altına girdi. Ana akım haline geldikten sonra da iktisat; tarih, sosyoloji gibi sosyal bilimlerden tamamen soyutlandı ve çoğulcu yapısı törpülendi.

Makalede iktisatta çoğulculuğun tartışılması amaçlanmıştır. Bu amaçla ilk olarak Neoklasik iktisat ve dayandığı pozitivist bilim felsefesinden bahsedilmiştir. Bu bölümü, Neoklasik iktisadın çoğulculuğu nasıl törpülediğini ve modernist bilim anlayışından neden kaçınılması gerektiğini anlamak açısından önemli buluyorum. Ardından postmodernist felsefenin ortaya çıkışı ile esen çoğulculuk rüzgarından, iktisadın çoğulcu yapısından ve neden çoğulcu olması gerektiğinden bahsedilmiştir. Sonraki bölümde ise son zamanlarda popülerleşen “yeni” Davranışsal iktisat ve Nöroiktisadın, iktisadı çoğulculaştırıp çoğulculaştırmadığı ve çoğulculaştırdı ise çoğulculaştırmanın iktisat disiplini açısından bir geleceği olup olmadığı tartışılmıştır.

Modernizmin İktisadı: Neoklasik İktisat

Genel kanıya göre Neoklasik iktisadın kökeni Marjinalist devrime dayanmaktadır.[2] Neoklasik iktisadın gelişimi açısından 1890-1894 arası dönem oldukça önemlidir. Neoklasik iktisatçılar tarafından üretkenlik teorilerine marjinal kavramının uyarlanması, Neoklasik iktisadın gücünü perçinlemiştir.[3] 1934-1947 yıllarını kapsayan dönemde ise Neoklasik yazarların geliştirdiği kavramlar ve akla uygun yöntemlerin iktisada girmesiyle Neoklasik iktisadın şahlandığını söyleyebiliriz. Neoklasik iktisadın ana akım haline gelmesi ise 20. yüzyıldaki çift kutuplu dünyada Amerikan kapitalizminin desteğini alması ile gerçekleşmiştir. Günümüzde öğretilen Neoklasik paradigma ile 1948 yılından önceki Neoklasik paradigma aynı değildir. 1948 yılından önceki Neoklasik paradigmada daha çoğulcu ve matematiğin “amaç” değil “araç” olduğu bir yapı görürüz ve “liberal” olarak nitelendiremeyeceğimiz de açıktır. 1948 yılından önce Neoklasik iktisadın temellerini atan ve kendisini “Sosyalist” ya da “Marksist” olarak nitelendiren birçok iktisatçı vardır.[4] Fakat 1948 yılından sonra özellikle matematiğin “aşırı” kullanımı, Amerikan kapitalizmi ile RAND şirketi ve ABD Hava Kuvvetleri’nin matematiksel ekonomi alanındaki araştırmalara fon sağlayan programı[5] sayesinde Neoklasik iktisat ve iktisat farklı bir yapıya evrilmiştir.

Neoklasik iktisat, bireylerin çevrelerinden etkilenmeyerek fayda maksimizasyonuna odaklanmış biçimde kendi çıkarları peşinde koştuğunu iddia etmektedir. Bu, yanlıştır. Çünkü bireyler yalıtılmış olmadığı için sosyal, kültürel, dini vb. çevrelerden sıklıkla etkilenmektedirler. Bu nedenle bireyler genellikle irrasyonel davranmaktadırlar. Bireylerin rasyonel davranmaması teorinin diğer kabulü olan genel dengeyi de geçersiz kılmaktadır. Teoriye göre ekonomi sürekli dengeye gelmektedir. Dengesizlikler ise dengeye ulaşma sürecinde kısa süreçler olarak görülmektedir. Fakat bireyler genellikle rasyonel davranmadıkları için denge, dengesizlikte oluşmaktadır. Bu nedenle tam denge değil, kısmi denge kavramı önem kazanmaktadır. İnsan davranışlarında genel anlamda bir belirsizlik hakimdir. Bu belirsizlik analize dahil edilmemektedir. Toplumsal yapılarda meydana gelen değişim, bireylerin eylemleri üzerinden açıklanmaktadır. Toplum, belli bir sayıdaki bireyin bir araya gelmesiyle oluşan pasif bir yapı olarak görülmektedir.  Faydacılık; metodolojik bireycilik ve tam rasyonellik varsayımları sonucu ortaya çıkmaktadır. Birey, çıkara ve kendi faydasını maksimize etmeye odaklanmıştır. Neoklasik kuram, gerçek hayatı öngören modeller kurmaya çalışmaktadır. Bu uğraş, kuramı basitleştirici ve indirgeyici bir sonuca getirmektedir. Bu basitleştirme ile kurulan modeller; gerçek hayatı açıklayamamakta, özellikle de kriz zamanlarında başarısız olmaktadır.

Pozitivizm, gerçeğe ulaşmanın yolunun bilimden geçtiğini ve toplumsal yasaların da doğa yasalarına benzediğini, toplumsal yapıların doğa bilimlerindeki yapılarla aynı şekilde ele alınabileceğini öne sürmektedir. Buradan hareketle pozitivizm; bilimin sadece deneyle bilinebilen, gözlemlenebilir büyüklüklerle ilgilenmesi gerektiğini öne sürmektedir.[6] Pozitivizm, Modernizm ile de yakından ilişkilidir.  Modernizm, nesnel ve evrensel bir gerçekliğin olduğunu ve bu gerçekliğe akıl ve bilim ile ulaşılabileceğini ve insanın rasyonel olduğunu öne sürmektedir.[7] Pozitivizme göre her bilim matematiksel yöntemi uygulamalıdır. İktisadın doğa bilimlerine özenmesiyle birlikte Pozitivist gelenek, Neoklasik iktisat görünümüyle kendisini hakim konuma getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bilhassa Friedman’ın çalışmalarının etkisiyle, formalize edilmeyen ve matematikselleştirilmeyen her şey iktisadın teorik yapısının dışına itilmiştir.[8]

Postmodernist Esinti: Çoğulculuk

Postmodernist yaklaşım, 1970’li yıllarda ortaya çıkmış ve modernizmin bilim anlayışını ve iktisadın kural koyucu epistemolojisini eleştirmiştir. Postmodern düşünce, modernizmin hissiz ve rasyonel birey anlayışını reddederek insanı toplumsal bir yapı olarak ele almaktadır. Farklı bilme biçimleri söz konusudur. Bu bilme biçimlerinden hiçbiri evrensel bir yöntem olarak değerlendirilemez. Buradan hareketle postmodernizmin çoğulcu bir çerçeve çizdiğini söyleyebiliriz.

Çoğulculuk kavramı, “çoklu durumu desteklemek, çokluğun olmasını savunmak” şeklinde tanımlanmaktadır.[9] Ontolojik çoğulculuk, epistemolojik çoğulculuk, teorik çoğulculuk, yöntemsel çoğulculuk şeklinde birden fazla çoğulculuk türü bulunmaktadır. Yöntemsel çoğulculuğa göre her yöntem olgularının belirli yönlerini ele almaktadır. Olguyu tüm yönleriyle ele alan tek bir yöntem yoktur. Bilgi üretiminde farklı yaklaşımların meşruluğunu öngörmekte ve alternatif her türlü yaklaşıma da fırsat eşitliği tanımaktadır.

İktisat da postmodernist felsefeye uygun bir bilimdir. Örneğin Marksist iktisat, toplumsal güç ilişkilerinden hareket ederek, değerlendirmelerini bir sınıf teorisi bağlamında yaparken feminist iktisat, kadının ekonomideki konumunu ön plana çıkartmakta; ekolojik iktisat, çevre kirliliği ve çevreye duyarlı bir sürdürebilir kalkınmaya vurgu yaparken Neoklasik iktisat ise marjinal hesap üzerinden etkinlik analizi yapmaktadır.[10] İktisatta da tek bir gerçekliğin evrensel olarak dayatılamayacağı buradan da anlaşılmaktadır. Mouchot da her bir teorinin gerçekliğin belli görünüşlerini görmezden geldiğini ifade etmiş ve iktisadın bir bütün olduğunu belirtmiştir.[11]

İktisadın doğa bilimlerine özendirilerek modernist yaklaşımla tek tipleşmesi, 18. yüzyıldan itibaren gerileyen toplum bilimleri ve felsefeyle birlikte iktisadın hem kök salan geçmişini[12] hem de çoğulculuğunu törpülemiştir. İktisadın yapısı doğa bilimlerinin yapısıyla aynı değildir. İktisatçılar arasındaki düşünce farklılıkları geri plandaki politik tartışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu durum doğa bilimleri için geçerli değildir. Mouchot buradan hareketle iktisadın “politik iktisat” olarak yeniden adlandırılması gerektiğini öne sürmektedir.[13]

Neoklasik iktisat anlayışının eksik kaldığı bir diğer nokta, matematiğin açıklayıcılığı noktasında tutunduğu tavırdır. Matematiksel yöntem açıklayıcıdır. Fakat bir araştırma sürecinin bilimsel olarak nitelendirilebilmesi için zorunlu değildir. Çünkü matematiksel yöntem sadece yüzeydeki olgular arasında korelasyon bulunduğu zaman işlevsel olmaktadır. Fakat bilim, korelasyon olmadığı durumlarda bile görünmeyen nedenlerin örtüsünü kaldırmayı şiar edinmiştir. Örneğin tıbbi araştırma yapanlar, bir hastanın ateşi ile vücudun bir kısmındaki lekelerin yoğunluğu arasındaki korelasyonla değil; hastalık semptomlarının altındaki neden ya da virüslerin niteliği (ve karşı önlemleri) ile ilgilenmektedirler.[14] Bu konuda Neoklasik iktisada gelen önerilerden biri, matematiğin bir amaç değil araç olarak ele alınması gerektiğidir.

Neoklasik iktisadın doğa bilimlerine benzetilme konusunda hangi bilim anlatısını dikkate aldığımız da önemlidir. Mevcut Neoklasik anlayışın aldığı gibi Popper ve Kuhn’un bilim anlayışını temel alırsak farklı paradigmalara hoşgörü göstermemek olağandır. Çünkü Popper ve Kuhn, paradigmaları birbiri ile savaşan iki taraf olarak ele almışlardır. Fakat Hawking’in 20. yüzyıl bilim anlayışına bakışıyla[15] bakarsak durum farklı olmaktadır.  Pragmatik davranmayarak, yani hem görelilik hem de klasik teori ile çeliştikleri için mikro olguların varlığını reddetmeyerek 20. yüzyıl fiziği çoğulcu olarak ilerleme sağladı.[16]

Ana akımda Çoğulculuk: Davranışsal İktisat ve Nöroiktisat

Günümüzde ana akım iktisat çeşitlenmiştir. Neoklasik iktisadın yanına Yeni-kurumsal iktisat, Nöroiktisat, Deneysel iktisat, Davranışsal iktisat ve Klasik-evrimci-davranışsal oyun teorileri dahil olmuştur.[17]  Bu yaklaşımların ana akıma girmesiyle bağlantılı olarak, son dönemlerde ana akım iktisatta çoğulculuğun hakim olduğu ve Neoklasik iktisadın yerleşik iktisat konumunun sarsıldığı ifade edilmektedir.[18]

Burada sorulması gereken sorular şunlardır: Ana akımdaki çoğulculaştırma, iktisatta çoğulculaştırmayı getirir mi? Bu çoğulculuk, iktisadın geleceği açısından olumlu mudur? Şimdi bu sorulara cevap arayalım.

Bu yaklaşımlar Neoklasik teoriyi ve teorinin varsayımlarını tamamen reddetmemektedirler. Çünkü onlara göre Neoklasik iktisat genel bir teorik çerçeve sunmaktadır.  “Advances in Behavioral Economics”in editörü olan Camerer ve Loewenstein’den yapılan alıntı bu durumu kanıtlamaktadır:

“Davranışsal iktisadın özünde, ekonomik analizin psikolojik temellerinin gerçekçiliğinin artırılmasının ekonomiyi kendi şartlarında iyileştireceği inancı vardır. . . . Bu kanaat, Neoklasik yaklaşımın toptan reddi anlamına gelmez. . . . Neoklasik yaklaşım yararlıdır çünkü ekonomistlere hemen hemen her tür ekonomik (ve hatta ekonomik olmayan) davranışa uygulanabilecek teorik bir çerçeve sağlar ve çürütülebilir tahminlerde bulunur.”[19]

Bahsi geçen “yeni” yaklaşımlar, Neoklasik iktisat ile aynı ontolojik zeminden yani pozitivist bilim anlayışından hareket etmektedirler.[20] Bu yaklaşımların hepsi pozitivist bilim anlayışının aşağıdaki özelliklerini paylaşmaktadırlar:[21]

  • Bilimi anlamada genel bir referans vardır.
  • Teori ve gözlem arasında tek yönlü bir ilişki vardır.
  • Açıklama, kanıtlama, indirgeme gibi temel kavramlar tüm birimlerde ve tarihsel gelişmelerde değişiklik göstermeksizin uygulanabilirdir.

Bahsi geçen yaklaşımların Neoklasik iktisatta en çok eleştirdikleri nokta, rasyonellik varsayımıdır. Bu yaklaşımlar, rasyonalite eleştirileri ile irrasyonalite gibi ayrıksı durumları yerleşik iktisat bağlamında meşrulaştırmaktadırlar. Bu nedenle bu yaklaşımların rasyonalite eleştirisi “devrimci” ve “paradigma kırıcı” bir nitelik taşımamaktadır. Nöroiktisat, rasyonalite sorgulamasını Neoklasik iktisat gibi birey temelli yapmaktadır. Bireylerin laboratuvar ortamında rasyonel karar verip vermedikleri incelenmektedir. Kısacası bireyler toplumdan soyutlanarak ele alınmaktadır. Marx’ın da ifade ettiği üzere toplumu birey karşısında bir soyutlama olarak yeniden saptamaktan özellikle kaçınmak gerek.[22] Çünkü, birey, toplumsal varlıktır. Yaşamının belirtisi, toplumsal yaşamının bir belirtisi ve olurlanmasıdır.[23] Ayrıca Neoklasik iktisadın rasyonalite varsayımına eleştirisini insan beyninin kısıtları üzerinden kurgulaması, insan beyninin fayda-maliyet analizi çerçevesinde işlediğini göstermektedir. Yani insan beyni her seçeneği tam anlamıyla değerlendiremediğinden dolayı maliyet, faydayı aşmakta ve insanlar irrasyonel davranmaktadırlar. Bu yaklaşım hatalıdır. Çevresel, toplumsal ve sosyal koşulların insanları irrasyonelliğe itmesi gözden kaçırılmaktadır.

Davranışsal iktisat, sosyolojiyi dışlayarak toplumsal sorunları görmezden gelmektedir. Davranışsal iktisat; pratikleri üreten ve tanzim eden habitus karşısında aklı, toplum karşısında bireyi, sosyoloji karşısında psikolojiyi öncelediği için ortodoksiye ilişkin bir yamadan ötesini vadetmemektedir.[24]

J. B. Davis’e göre iktisat geçtiğimiz yüzyılın başlangıcında kendini fiziğin imgesinde yeniden yaratırken şimdi psikoloji, biyoloji (ve nöroloji) imgesinde kendini yenilediği söylenebilir.[25] Nöroiktisadın ve diğer yaklaşımların doğa bilimlerine sadık kalmaya ve doğa bilimlerine öykünmeye devam etmesi iktisatta çoğulculuğu getirmeyecektir. Bu doğrultuda “yeni” davranışsal iktisatçıların amacı davranışsal iktisat teorisi inşa etmek değil, iktisat teorisini aynı zamanda davranışsal da olacak şekilde geliştirmektir.[26]

Pek çok Ortodoks ekonomistin düşüncesinde matematik öyle önemli bir yer tutmaktadır ki matematiksel olarak da desteklenmeyen argümanlar iktisat dışı sayılmaktadır. Böyle bir duruş, Ortodoks iktisatçıları heterodoks iktisadın matematiksel olarak ifade edilemeyen argümanlarını görmezden gelme eğilimini meşrulaştırmaktadır.[27] Matematiksel olarak ifade edilemeyen unsurların iktisat sayılmaması; tarih, sosyoloji vs. ile ilgilenen heterodoks iktisatçıları iktisat dışına itmektedir. Ortodoks iktisadın çoğulculuğu, formalizme bağlılıkla nitelenmektedir.[28] Kompleksite, evrim, çok boyutluluk, nöroekonomi, davranışçılık vb. yeni yaklaşımlar; formalisttik modellere dayanarak matematiksel modelleme konusunda ısrar etmeleri[29] bunu kanıtlar niteliktedir. Bu durum ana akımın çoğulculuk anlayışı hakkında da bize ipucu vermektedir.

Sonuç

İktisat geçmişi itibariyle çoğulcu bir disiplindir. O nedenle çoğulculuk iktisat için önem arz etmektedir. İktisatta yorumsamanın (hermeneustic) rolünü vurgulayan O’Donnel de yöntemde çoğulculuğu önerirken değer yargılarından bağımsız bir iktisadi analiz ve araştırmanın mümkün olamayacağı anlayışından yola çıkmaktadır.[30] Yeni davranışsal iktisat ve nöroiktisat alanındaki gelişmeler; iktisatta çoğulculuktan öte, ana akımda bir çoğulculuğu getirmiştir. Tekçi bir bilim anlayışı olan pozitivizme dayanan bu yaklaşımların iktisada çoğulculuk getirdiğini öne süremeyiz. Çünkü asıl sorun, iktisadın pozitivist bir bilim anlayışına dayandırılıyor olmasıdır. Çok büyük bir gelişme olarak öne sürülen rasyonalite sorgulaması bile “devrimci” bir nitelik taşımamaktadır. Rasyonalite sorgulaması, sosyolojik ve antropolojik bakışların da dahil edildiği geniş bir çerçeveden ele alınmak zorundadır. Nöroiktisadın yapmış olduğu gibi bu veçheleri dikkate almadan hem Neoklasik iktisadın rasyonalite tanımını kabul edip hem de bu tanımı yine Neoklasik iktisadın yöntem ve tekniklerine nörolojik görüntüleme tekniklerini ilave ederek sorgulamak, yani, insanın rasyonel “olamayabileceğini” ifade etmek için bile yine ampirik deney  ve çalışmalara başvurmak ve bu çalışmaları “sistematik” bir netice doğurdukları için “anlamlı” ve “kabul edilebilir” olarak telakki etmek Neoklasik iktisadın alet çantasına yeni aletler eklemenin ötesine geçemeyecektir.[31] Bu yaklaşımlarda  eksik olan, toplumun analize dahil edilmemesidir. Bu nedenle toplumu analize dahil etmeyen ve Neoklasik temelden hareket eden yaklaşımların, Neoklasik iktisada alternatif geliştirebileceklerini düşünmüyorum.

Son olarak Davranışsal iktisadı tartışırken eski davranışsal iktisatçılara atıf yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Eski davranışsal iktisatçılar ana akımın odaklandığı kâr, fayda maksimizasyonu ve dengeyi reddederek psikolojik temelli yeni bir alternatif geliştirme çabası içine girmişlerdir.[32] Ana akım iktisat belirli bir fayda fonksiyonundan yola çıkarken eski davranışsal iktisatçılar davranışı doğru bir şekilde tanımlayan ampirik yasaları keşfetmeye odaklanmışlardır. Kısmen kendini ana akımın varsayımlarından uzaklaştırmaya çalışan eski davranışsal iktisat, bu çabalarından dolayı kendine iktisatta uygun bir yer bulamamıştır.[33] İktisatta kendine uygun bir konum bulamayınca hayal kırıklığına uğrayan Herbert Simon, 1970’lerde Carnegie Mellon Üniversitesinde bulunan Endüstri Yönetimi Enstitüsündeki görevinden aynı üniversitedeki psikoloji bölümü için ayrılırken şunları ifade etmiştir:

“Uzun zaman önce benden vazgeçen iktisatçı arkadaşlarım beni psikolojiye veya başka bir uzak çöle (boş araziye) bıraktılar (My economist friends have long since given up on me, consigning me to psychology or some other distant wasteland).[34]

Sözün kısası,  eğer Eski davranışsal iktisatçılar yaygınlaşabilselerdi o zaman davranışsal iktisadın iktisatta çoğulculuğa neden olduğunu söyleyebilirdik. 


[1] Marx, K., Engels, F. (2014) Komünist Manifesto, 3. Baskı, İlhan Erman (çev.), Ankara: İlkeriş Yayınları.

[2] Dudu, H. (2003) “Neoklasik İktisat Kuramının Genel Çerçevesi ve Eleştirisi”, Aydınlanma 1923, Sayı 48, 25-38; Altunöz, U. (2014) Neoklasik İktisadın Eleştirisi – Post Otistik İktisat, 1. Baskı, Ankara: Efil Yayınevi.

[3] Altunöz, a.g.e.

[4] Ercan, E. (2017) “Neoklasik İktisat Liberal Düşüncenin İktisadı mıdır?”, İktisat ve Toplum, Sayı: 83, 35-46.

[5] Acar, G. T. (2008) İktisadı Değiştirmek, 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları; Smith, P. B., Max-Neef, M. (2013) Ekonominin Gerçek Yüzü, 1. Baskı, İlknur Urkan Kelso (çev.), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.

[6] Bilir, H. (2019) “Postmodernizmin İktisada Yansımaları”, FLSF Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, Bahar, Sayı: 72, 221-242.

[7] Bilir, a.g.m; Doğan, E. (2016) “İktisat Perspektifinden Postmodern Epistemolojiler”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 1, 17-28.

[8] Bilir, a.g.m., ss. 232.

[9] Övenç, G. (2013) İktisatta Çoğulculuk ve Çoğulculuğun Türkiye İktisat Düşüncesindeki Yeri, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Galatasaray Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, ss. 16.

[10] Acar, a.g.e.

[11] Mouchot, C. (2004) “İktisat için Gerçekçi Bir Epistemolojiye Doğru”, Kaya Ardıç (der.), Gökmen Tarık Acar (çev.) Post Otistik İktisat içinde, İstanbul: İFMC İktisat Dergisi Yayınları, 123-128.

[12] Batıfoulier, P., Chavance, B., Favereau, O., Jallais, S., Labrousse, A., Lamarche, T., Orlean, A., Tinel, B. (2018) Hepsi Aynı Şeyi Söyleyecekse Bu Kadar Çok İktisatçıya Ne Gerek Var? – Çoksesli Bir İktisat İçin Manifesto, Çınla Akdere (çev.), İstanbul: İletişim Yayınları.

[13] Mouchot, a.g.e.

[14] Lawson, T. (2004) “Gerçeğe Dönüş”, Kaya Ardıç (der.), Kaya Ardıç (çev.) Post Otistik İktisat içinde, İstanbul: İFMC İktisat Dergisi Yayınları, ss. 152.

[15] Fulbrook, E. (2004) “Gerçek Bilim Çoğulcudur”, Kaya Ardıç (der.), Gökmen Tarık Acar (çev.) Post Otistik İktisat içinde, İstanbul: İFMC İktisat Dergisi Yayınları.

[16] Fulbrook, a.g.m., ss. 117.

[17] Bilir, H. (2019a) “Neoklasik İktisat: Anaakım mı, Ortodoks mu?”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 19, Sayı 2, 65-80.

[18] Eren, E. (2012) Küresel Bunalım, İktisat Eğitimi ve Yeni İktisat, Tartışma Metni, No: 2012/103, Ankara: Türkiye Ekonomi Kurumu; Bilir, a.g.e.

[19] Aktaran Sent, E. M. (2004) “Behavioral Economics: How Psychology Made Its (Limited) Way Back Into Economics”, History of Political Economy, 36(4), p. 749

[20] Yılmaz, F. (2012-1) “İktisat, Kurumsal İktisat ve İktisat Sosyolojisi”, Sosyoloji Konferansları, Sayı 45, 1-17.

[21] Arslan, M. (2011) “İktisadi Okulların Felsefe Kökenleri ve Çoğulculuk”, Ozan İşler ve Feridun Yılmaz (der.), İktisadı Felsefeyle Düşünmek içinde, 1. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 59-67.

[22] Marx, K. (1976) 1844 El Yazmaları – Ekonomi Politik ve Felsefe, Kenan Somer (çev.) 1. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, ss. 193.

[23] a.g.e.

[24] Seçilmiş, E. (2019) “Davranışsal İktisat Koca Bir Yalandan mı İbaret?, İktisat ve Toplum, Yıl 9, Sayı 107, ss. 29.

[25] Bilir, H. (2017) Nöroiktisat, Neoklasik İktisadın Yenilenen Yüzü mü, Eleştirel Bir Yaklaşım mı?, Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, ss. 168.

[26] Bilir, a.g.t.

[27] Dow, S. C. (2000) “Prospects For The Progress Of Heterodox Economics”, Journal of the History of Economic Thought, Volume 22, Number 2, 157-169.

[28] Dow, a.g.m.

[29] Yılmaz (2012-1), a.g.m.

[30] Serdaroğlu, U. (2000) Feminist İktisat’ın Bakışı (Postmodernist mi?), İstanbul: Sarmal Yayınevi, ss. 58.

[31] Bilir (2017), a.g.t., ss. 177.

[32] Şeniğne, B. (2011) Rasyonalite Kavramında Deneysel ve Davranışsal İktisat Bağlamında Yeni Bir Bakış Açısı: “Nöroiktisat”, Doktora Tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü; Sent, a.g.m.

[33] Sent, a.g.m., p. 742.

[34] a.g.m., p. 742.

(Visited 62 times, 2 visits today)
Close