Written by 09:42 Makaleler

Demokratik Sosyalizm ve Devlet: Poulantzas-Miliband Tartışması

Doğukan Taşkıran yazdı…

Giriş                                                                                        

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından faşist rejimlerin yıkılmasıyla inşa edilen demokratik yönetimlerin yarattığı siyasal atmosfer, parlamenter sistemlerin yeniden düzenlenmesi sonucu demokratikleşme tartışmalarına katkıda bulunmuştur. Soğuk Savaş’ta Batı Bloku’nda hakim görüşlerden biri olan modernizasyon teorisi, modern toplumların kalkınma seviyesinin demokrasiyle ilişkili olduğunu açıklayan bir paradigma olarak ortaya çıkınca demokratikleşmeye dair tartışmalar sosyalist çevreleri ve teorisyenleri de etkilemiştir.

Faşist rejimlerin yerini demokratik yönetimlere bırakması, devletin kendi içindeki dönüşümün sorunsallaştırılmasına yol açarken aynı dönemde Avrupa solunun uluslararası ilişkileri, tartışmayı alevlendiren bir başka olgu olmuştur. Savaş sonrası Batı Avrupa devletlerinde düzenlenen seçimlerde (1945-1946) sol partilerin ya parlamentonun yarısını doldurması ya da Batı Almanya’daki gibi ana muhalefet partilerinden biri haline gelmesi, savaş sonrasında parçalanmış siyasi sistemin yeniden inşasında sol partilere büyük görevler vermiştir. Bir diğer önemli gelişme ise sosyal demokrat-sosyalist partilerin komünist partilerden daha fazla sayıda olmalarıdır. Bu da onların hem geniş seçim tabanı hem de sandalye sayısından gelen fazlalıkla daha büyük siyasi aktörler olarak doğmalarına sebep olmuştur. Komünistlere rakip olmaları ise bir başka önemli etkendir.

Üçüncü bir gelişme ise 1968 Baharı’nda dünyanın çeşitli yerlerinde sınıfsal perspektife karşı başka çatışma alanlarının varlığının ortaya çıkmasıdır. Etnik grupların ulusal mücadelelerinden azınlık hareketlerine kadar bir dizi uluslararası gelişmeyle sınıfsal analizler arka plana itilmiş, sisteme rakip olmak yerine ona dahil olmak isteyen mücadelelerin ön plana çıkacağı bir süreç başlamıştır. Demokratik sosyalizme dair tartışmalar İskandinav modelinin de yükselişiyle tam bu yıllarda alevlenmiş, New Left gibi akademik çevreleri doğurmuştur. New Left’in doğuşu sosyalist düşüncede Monthly Review gibi çevrelere alternatif yeni sol politikaların doğuşunu simgelerken, demokratik sosyalizm de bir akım olarak yeni solun parçası haline dönüşmüştür.

Paris 1968

1968’in başarılamayan bir devrim hareketi olarak ortada kalması, çeşitli entelektüelleri devletin doğasını tartışmaya itmiştir. İşte Ralph Miliband ve Nicos Poulantzas arasında geçen devlet tartışması, 1968 hareketlerinin hemen sonrasına rastlamaktadır. Tartışma ilk başta iki yazarın sırasıyla The State In Capitalist Society ve Political Power And Social Classes adlı kitaplarındaki teorilerinin eleştirisiyle başlayıp 1969-1976 arasında bir tartışmalar dizisine dönüşmüştür.

Demokratik sosyalizmin kendi zamanının ana akım sosyalist teorilerinden temel farklarından biri, devlete bakışından kaynaklanmaktadır. Sınıfın devletle olan ilişkisini açıklamak bu yüzden demokratik sosyalist teorisyenler için başat önem arz etmektedir. Demokratik sosyalistlerin devlete olan teorik bakışı, aynı harekete mensup partilerin devlet kanallarını yıkmak yerine ele geçirerek mücadele verme stratejilerini de gerekçelendirmektedir.

Poulantzas ve Miliband’ın Devlet Teorileri

Nicos Poulantzas’ın devlet teorisinin kökü, Louis Althusser’in yapısalcı yaklaşımından gelmektedir. Bu yaklaşımın en belirgin özelliklerinden biri, devletin ideolojik işlevidir. Devletin ideolojik aygıtları tezinden hareketle Poulantzas; devletin vatandaşlarına ideolojik olarak eşit muamele yaptığını ve böylece sınıfsal konumunu maskelediğini öne sürmüştür. Devletin bununla bağlantılı ikinci bir işlevi ise yalıtılmış bireylerin kitlesel birliğini temsil etmesidir. Bu birlik, bağlamına göre ‘halk’ veya ‘ulus’ olarak ifadesini bulur.[1]

Poulantzas’ın devlet tasarımındaki ikinci bir nokta, sınıfların devletle olan ilişkisi üzerinedir. Poulantzas için yönetici sınıfın devletle olan bağımlılık ilişkisi, onu bir araç gibi kontrol edecek kadar doğrudan değildir. Devletin sınıf tarafından kontrol edilememesi hususu, onun sınıflardan bağımsız bir alan olarak varlığını üretmesini sağlamaktadır. Bu yüzden devletin sınıfsal konumu bir nevi bağımsız siyasal bir entite (polity) olarak devletin kendi tercihidir. Poulantzas için devletin, sınıfın eylem alanına dönüşmesindeki sebep, sınıf tarafından kontrol edilmesinden ziyade parçası olduğu üretim ilişkilerinin siyasal düzeninden başka bir düzene sahip olmamasıdır. Dolayısıyla devletin üretim ilişkilerinin siyasal düzeninden azade olamayışı, bu üretim ilişkilerindeki hegemon sınıfın çıkarlarına göre hareket etmesini zorunlu kılar. Devletin kapitalizmde sahip olduğu bu doğaya Poulantzas, “devletin göreceli özerk konumu” adını verecektir.[2]

Nicos Poulantzas

Ralph Miliband’ın teorisinde ise devlet, Poulantzas’a kıyasla yönetici sınıfa daha fazla bağımlıdır. Bu yüzden Miliband’ın teorisi, yönetici sınıfın hegemonyasını tahsis etmek için devleti araç olarak kullandığını fikrini öne sürmüş,[3] devleti bir araç olarak resmettiği için de “araçsalcı” olmakla eleştirilmiştir. Miliband’ın devlete araçsalcı bir işlev atfetmesindeki ana sebep, yönetici sınıfın devletle olan bağının devlet elitleri aracılığıyla sağlandığını düşünmesidir. Siyaset sosyolojisinin ana ekollerinden biri olarak siyasal elitizm, bu teoride araçsalcılığa indirgenerek sınıf yapısının parçasına dönüştürülür. Poulantzas’ın argümanını andırır biçimde, sosyal ilişkilerde siyasal düzenin ancak o ilişkilerde hegemonlaşan sınıf tarafından inşa edilebileceğini, bunun da devletin hegemon sınıfın aracına dönüşmesine yol açacağını iddia etmektedir. Sınıf tarafından inşa edilen devletin elitleri, daha devlet hayatına girmeden önce zaten içinde bulundukları üretim ilişkilerini kabul ederek girmiştir. Bu da devlet elitlerinin kapitalizmin siyasal düzenini yeniden üretmelerinin başlıca sebebidir.

Miliband-Poulantzas Tartışması

Tartışma, Poulantzas’ın New Left dergisinde Miliband’ın The State In Capitalist Society kitabını eleştirmesiyle başlamıştır. Ona göre Miliband, devleti yeterince sorunsallaştırmayarak dışarıdan teori ithal etmiş, devlet teorisini diğer ekollerin etkisine açık bir hale getirmiştir.[4] Toplumsal sınıfları basit kişiler arası ilişkiler olarak ele aldığından dolayı devleti de bu bakış açısına dahil etmiş, devleti iki toplumsal gruptan birinin basit bir aracı olarak görmüştür. Miliband’ın karşı yapısalcı tutumu, devleti özneler arası bir ilişki türünden ibaret gördüğü için Poulantzas’a göre onu ayrı bir alan olarak sorunsallaştıramamıştır.[5]

Miliband’ın teorisini bu şekilde eleştiren Poulantzas da -karşı analiz olarak elitlerden ziyade devletin işlevleri ve yönetici sınıfların çıkarları birbiriyle kesiştiği için- kişilerin ilişkisi yerine sistemin yapısından dolayı devletin bir sınıfa yaslanmak zorunda olduğunu savunur. Poulantzas bunu Marx’tan alıntıladığı bir kavram olan ‘Bonapartizm’le adlandırmıştır.[6]

Miliband’ın devleti toplumun bağıntısalı ve sistemin varlığını yeniden üretmesinde başat aktör olarak görmesi, Poulantzas açısından devletin konumunu değiştirmemektedir. Devletin bu bağlamdaki işlevi hiçbir zaman sınıfa bağımlılığını açıklamamaktadır. Hatta devletin sınıflarla doğrudan katılımının olmadığı anlarda onun daha uygun davranışlarda bulunacağını belirtmiştir.[7]

Poulantzas’ın eleştirisine karşı eleştiri yazan Miliband, Poulantzas’ın sınıfsal temellerden bağımsız devlet teorisini reddederek hükümet ve bürokrasinin sistemsel ilişkilerine vurgu yapmıştır. Ona göre hükümet ve bürokrasi, üretim ilişkilerinin kısıtlamalarına tabidir. Bunu görememek, Poulantzas’a da yönelttiği eleştiriyle doğru orantılı olarak devlet elitlerinin doğasını anlamamayı getirmektedir.[8] Devlet elitleri, kapitalizmde hegemon sınıfın tahakkümünde yaşamak zorunda olduğundan, bu sınıfın ekonomik çıkarlarının koruyucusu olarak görev görecektir.[9]

Ek olarak Miliband, Poulantzas’ın Marx’tan alıntı yaparak ortaya attığı Bonapartizm durumunun Marx tarafından o döneme özgü bir durum olduğunu yazar. Çünkü ilgili dönemde ne proletarya ne de burjuvazi siyasi iktidarı devralacak kadar güçlüdür.[10]

Ralph Miliband

Miliband, 1973’te, New Left dergisinde yayınlanan bir başka eleştirisinde konuyu daha detaylı şekilde ele almıştır. Althusser’in öğretisini takip eden Poulantzas’ın ekonomizmden, tarihselcilikten, hümanizmden epistemolojik olarak uzak durduğunu belirterek bunların yerine “düzeyleri” ve “ düzeylerin yapılarını”[11] koymasını eleştirmiştir. Çünkü ona göre Poulantzas’ın yapısalcı felsefesinde yapılar topluluğunun üretimine dair bilgiler yoktur.[12] Sınıfların ekonomik, politik, ideolojik yapıların sonucu olması öznelere yoğunlaşan Miliband için kanıtlanabilir bir nitelik taşımamaktadır.

Miliband’ın ikinci bir eleştirisi Poulantzas’ın sınıf iktidarı ile devlet iktidarı arasında düzgün bir ayrıma gitmemesidir. Ona göre Poulantzas’ın düzgün bir ayrıma gidememesinin altında devlet iktidarından ancak sınıfın iktidarının anlaşılması yatmaktadır. Bu da Poulantzas’ın felsefesiyle çelişmektedir. Miliband basitçe devlet iktidarından sınıf iktidarının güvence altına alınıp sürdürüldüğü bir araç olarak bahsetmektedir.[13] Bu analiz, Poulantzas’ın devlet ve sınıf çıkarının örtüştüğü bir siyasal ilişki yerine, devletin sınıf tarafından araçsallaştırıldığı başka bir ilişkiyi tahayyül ettiğini göstermiştir.

Miliband’ın Poulantzas hakkındaki son eleştirisi siyasal partilerin devlet katındaki önemine dairdir. Devletin kendi başına bir organ olması fikrinden hareket eden Poulantzas için parti örgütlülüğü özerk rol oynayamamaktadır. Bu tutumu eleştiren Miliband, Almanya’da Hristiyan Demokratlar ve Birleşik Krallık’ta Muhafazakarlar örneğini vererek bunların devlet iktidarının uygulanmasında belirleyici rol edindiklerini ortaya koyar.[14]

Bu eleştiriden üç yıl sonra Poulantzas bir karşı eleştiri yazarak Marksizmdeki büyük devlet tartışmalarından birini sonlandırmıştır.

Miliband’ın yönelttiği “devletin göreli özerkliğini iyi analiz edememesine” dair eleştiriye karşılık olarak Poulantzas, iki yönlü bir cevabı halihazırda verdiğini söylemiştir: ilk yön; yapının ekonomik alanının üretim-tüketim-dolaşım devresine, politik alanın ise devlet üzerine bina edildiğine dair yazdığı analizdir. Burada kastedilen şey, ekonomik alanda bu üçlü işlevi yerine getiren sınıfın politik alanın iktidarıyla dolayımlanmış, onun politik işlevlerine tabi bir ilişki içinde bulunmasıdır. İkinci yön ise sınıfların varlığının ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin özgüllüğünde yatmaktadır. Bu ikili yönün birbiriyle ilişkisi, ekonomik altyapıyı siyasal olarak düzenleyen devletin göreli özerkliğinin varlığı üzerinden kurulmaktadır.  

Poulantzas, devlet iktidarına dair başarısız bir analiz yaptığı eleştirisini reddetmiş, devlet iktidarını ancak devlete karşılık gelen bir sınıfın aracısı olarak analiz ettiğini yazmıştır. Yani devletin iktidarının herhangi bir sınıfın veya fraksiyonun çıkarının doğrudan ifadesine indirgenemeyeceğini, devletin bu fraksiyonların hepsiyle birlikte ideolojik bir birliği temsil ettiğini belirtmiştir. Sonuç olarak devlete dair bakış açısını iki farklı görüş etrafında toplamıştır: devleti araçsal gören nesnel devletçi bakış ve devleti kendi iradesine sahip sivil toplumu rasyonalleştiren bir özne olarak gören öznel devletçi bakış.[15]

Sonuç olarak Ralph Miliband ve Nicos Poulantzas arasındaki tartışma iki farklı temele sahip görünmektedir. Miliband’a göre devletin iktidarı sınıfla daha doğrudan bir ilişki içindeyken, Poulantzas bunun daha dolaylı yoldan gerçekleştiğini iddia etmektedir. Poulantzas’ın devlete dair görüşleri ayırdığı iki temel kategorinin bu bağlamda anlaşılması önemlidir. Zira tartışmanın temel noktası aslında devletin bir özne veya toplumsal ilişkilerde bağımsız bir alan olarak görülüp görülmemesi etrafında şekillenmektedir.

Demokratik sosyalizmin devlet tezlerinin anlaşılması yolunda önemli bir noktayı aydınlatmış olan tartışma, aynı zamanda demokratik sosyalistlerin kendi siyasi hareketlerindeki stratejilerini belirleme noktasında önem arz etmektedir. Zira en açık ifadesi Poulantzas’ın analizlerinde görüleceği üzere, devletin sınıflardan göreceli özerk, kendi kendini devindirebilen ve hareket yetisine sahip bir yapı olması, demokratik sosyalizmin devleti içeriden fethetmeye dair teorilerini gerekçelendirmektedir. Burada döneminde uluslararası gelişmelerin oynadıkları rol, sosyalist hareketin yönünün değişmesi bakımından önemlidir. Temelde demokratik sosyalizmin sadece demokrasi çerçevesinde inşa edilmiş bir görüş değil, doğrudan devletin doğasını ilgilendiren ve stratejisini buna göre inşa eden bir görüş olduğunu belirtmekte bu sebeple fayda vardır.


[1] Amy Beth Bridges, Nicos Poulantzas And The Marxist Theory Of The State, Politics And Society c. 4, s. 2 (1974): 165

[2] a.g.e., s. 166

[3] Clyde W. Barrow, Ralph Miliband And The Instrumentalist Theory Of The State: The (Mis)Construction Of An Analytic Concept, Class, Power And The State In Capitalist Society: Essays On Ralph Miliband, ed. Paul Wetherly, Clyde W. Barrow, Peter Burnham, (Birleşik Krallık, Palgrave Macmillan  2008), s. 87

[4] Nicos Poulantzas, The Problem Of Capitalist State, New Left Review, c. 58 (1969): 69-70

[5] a.g.e., s. 70

[6] a.g.e., s. 73

[7] a.g.e., s. 73-74

[8] Ralph Miliband, The Capitalist State: Relpy To Nicos Poulantzas, New Left Review, c. 59 (1970): 50

[9] a.g.e., s. 57-58

[10] Karl Marx, Frederick Engels; Selected Correspondence, “Friedrich Engels to Karl Marx in Margate (13 Nisan 1866)”, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1866/letters/66_04_13.htm

[11] Toplumsal sınıfların farklı düzeyler olarak önce ekonomik, ardından politik, en son ideolojik yapının birliğinin sonuçları olması kastediliyor.

[12] Ralph Miliband, Poulantzas And The Capitalist State, New Left Review, c. 82 (1973): 85-86

[13] a.g.e., s. 87

[14] a.g.e., s. 88-89

[15] Nicos Poulantzas, The Capitalist State: A Reply To Miliband And Laclau, New Left Review, c. 82 (1976): 76

(Visited 192 times, 3 visits today)
Close