Written by 16:17 Makaleler

Baas Partisi Tarihi II : Baas İdeolojisi

Nezih Kavaklı yazdı.

Dizin ilk yazısı için tıklayınız: Suriye’de Manda Dönemi ve Baas Partisinin Kuruluşu

1947 yılında, Şam’da gerçekleşen kurucu kongrenin ardından Baas Partisi, Suriye’de resmi bir hüviyet kazanmış, çalışmalarını Suriye dışındaki diğer Arap ülkelerinde de yoğunlaştırmıştı. İlk yazıda değindiğimiz “Sonsuza Dek Tek Arap Ulusu” sloganından da anlaşılabileceği gibi bu parti pan-Arabist bir vizyona sahipti. Önce Osmanlı hakimiyeti, ardından manda dönemi Arapların uluslaşma sürecini geciktirmiş, Sykes-Picot Anlaşması’yla bölgeye yapay idari sınırlar çizilmişti. Mişel Eflak ve Baas hareketi, bu sınırları ortadan kaldıracak bir Arap Devleti’ni düşlüyor ve bu devletin kurucu unsuru olan Arap ulusunu, İslam tarihinden bağımsız bir kimlik olarak tanımlıyordu.

Baas Partisi’nin etkilendiği söz konusu tarih yazımı; Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde Butrus el Bustani, Refik Bey (el Azm), Konstantin Züreyk, Necip Azuri ve Satı Bey (el Hüsri)[1] gibi düşünürlerin katkılarıyla şekillenmişti. Fikri kökenleri ise “Arap rönesansı” olarak bilinen 19. yüzyıl Nahda hareketine uzanmaktaydı.[2] Bu isimler Osmanlı, özellikle de Mısır modernleşmesinin birer yansımasıydı. Kimi İttihat Terakki’de görev alırken kimi Mektebi Mülkiyye’de dersler verdi. Reformcu ve özellikle Osmanlıcılık akımının çöküşüyle birlikte milliyetçi görüşleri dikkat çekmekteydi. Baas Partisi işte bu fikrî kaynaktan beslendi. Mişel Eflak’a yakınlığıyla bilinen Suriyeli yazar Elias Farah’ın ifadesiyle bu dönemde Baas, “bir kavga düşüncesiydi”.[3]

Mişel Eflak’ın konuşmaları laik bir Arap milliyetçiliği idealinin dışavurumuydu. Ancak bütün sosyal-siyasal meselelerin dinî verilerle yorumlandığı bir toplumda Araplığı dinsellikten ayırmak bir hayli zordu. Bu nedenle Eflak, İslam’ı Arap ulusunun bir değeri ve ulusal kültürünün bir parçası olarak tanımladı. Arapçada bir karşılığı olmayan laikliği, İslam’ın evrenselliğinden yola çıkarak açıkladı.[4] Böylece hangi dinden olursa olsun Araplığı merkeze koyan bir ulusal kimlik yaratılabilirdi. Bu kimlik, İslam öncesine uzanan tarihselliğiyle birlikte ortak dilde, Arapçada ortaya çıkıyordu. Tarih birliğinin tıkandığı noktada dil birliği devreye girdi. Öyleyse üç büyük dinin doğduğu bir coğrafyada, İslam’ın birincil kaynağı Kur’an’ın dili Arapçayı, laik bir anlayışla, parçalanmış bir ulusun ortak kimliği olarak görmek gerekiyordu.

Mişel Eflak’ın konuşmaları laik bir Arap milliyetçiliği idealinin dışavurumuydu. Ancak bütün sosyal-siyasal meselelerin dinî verilerle yorumlandığı bir toplumda Araplığı dinsellikten ayırmak bir hayli zordu.

“Birlik, Özgürlük, Sosyalizm”, Fransız İhtilali’nin ve Osmanlıcıların ruhunu yansıtırcasına Baas ideolojisinin sacayağını oluşturdu.[5] Elbette çağa ve Arap ulusunun içerisinde bulunduğu koşullara uyarlanmış bir şekilde. 1940’lı yıllar, bu üç kavramın Araplar için özel bir önem kazanmasına sebep oldu.

Özgürlük, bir önceki yazının konusu olan bağımsızlık mücadelesinin bir yansımasıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürge ülkelerindeki uyanışı simgeleyen bu hedef, son kertede ulusal bağımsızlıktan öteye gidemedi. Mülkiyet bir hak olarak tanınıp korunurken grev hakkından hiç söz edilmedi. Aslında bu, sosyalizm hedefine ilişkin bir çelişkiyi de göstermekteydi.

Sosyalizm, Batı’da eğitim gören Arap aydınlarının sistem eleştirisinin bir formülüydü.[6] Anti-emperyalist tasavvurun sonucu olan bu eğilim, çoğunlukla milliyetçi bir diskura dayanıyor, İngiliz ve Fransız karşıtlığında somutlaşıyordu.[7] Kapitalizm eleştirisi çoğunlukla bu küresel sistem eleştirisiyle sınırlı kaldı. Arap toplumunun içerisindeki sınıfsal eşitsizlikler, adalet mücadelesinin ikinci aşaması olarak görüldü. Yani sosyalizm, bağımsızlıktan sonra “kendiliğinden” gelecekti. Baas, bu nedenle kuruluş sürecinde Arapların tarihle bağını koparmakla suçladığı Suriye komünistleriyle kesinlikle birlikte hareket etmedi. Kurucu kongre sırasında, Zeki Arsuzi çevresinden Vehib Ganim’in partiyi solda konumlandırma talebine Bitar-Eflak ikilisi karşı çıkmıştı. Kaldı ki bu ikilinin başını çektiği Baas hareketi, henüz 1943 yılında “materyalist komünizme karşı Arabizmin ruhunu temsil ettiklerini” ilan ederek komünizmi bir kabus olarak tanımlıyor, bağımsızlıktan sonra “Araplara özgü” bir sosyalizm anlayışının gelişeceğini savunuyordu.[8]

Tüm bunlara karşın sosyalizmin -en azından- kavramsal meşruiyeti, 1945 sonrasında yeniden şekillenen uluslararası sistemde Soğuk Savaş düzeninin kurulmakta olduğunun da bir işaretçisiydi. Bu dönemde İngiltere ve Fransa’nın bölgeden tamamen çekilme konusundaki gönülsüzlüğü, Araplar nezdinde SSCB’nin itibarını artırıyordu. Parti programında yer alan devlet mülkiyeti yorumu da Sovyet modelinden esinlenildiği izlenimi uyandırıyordu: Buna göre Baas Partisi kamu yararı bulunan kuruluşlarda, büyük doğal kaynaklarda, büyük üretim ve taşıma araçlarında devlet mülkiyetinden yanaydı.[9]

Birlik, bu üç kavram içerisinde karşılığı en somut olan, bu nedenle beklentilerin de bir o kadar net olduğu bir hedefti. Bağımsızlığın hemen ertesinde Baasçılar, gözlerini Suriye dışındaki Araplara çevirdiler. Irak ve Ürdün’le “ne pahasına olursa olsun” birlik yanlısı bir tutum takındılar. Şükrü El Kuvvetli cumhurbaşkanlığındaki Milli Cephe iktidarını bu konuda zayıf olmakla suçladılar. Ancak kısa süre içerisinde, monarşiyle yönetilen devletlerle birliğin, hangi koşullarda gerçekleşebileceği sorunu gündeme geldi. Baas bu noktada yalnızca cumhuriyet çatısı altında birleşmenin mümkün olduğunu kabul etti.[10] Ancak pan-arabizm ülküsü hiçbir zaman terk edilmedi. Parti tüzüğündeki ifadeyle “bütün Arapları tek bir bağımsız devlette toplama” mücadelesi[11] Baas için birincil öncelik olmayı sürdürdü.

Baas Partisi, siyonist yayılmacılığa karşı çıkarak Filistin’i savunmanın hükümetlere bırakılamayacak kadar önemli olduğunu savunuyordu.

Birlik hedefi, arka planda başka bir kaynağa daha sahipti: Filistin meselesi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 29 Kasım 1947 tarihli kararı doğrultusunda İngiltere Filistin’den yavaş yavaş çekilirken Yahudiler ve Araplar arasındaki çatışmalar da şiddetleniyordu.[12] Araplar, Haganah’ın giderek artan gayrinizami harp kapasitesi karşısında çözümü birleşik bir askeri harekette görmekteydi. Bu dönemde Baas Partisi de Siyonist yayılmacılığa karşı çıkarak Filistin’i savunmanın hükümetlere bırakılamayacak kadar önemli olduğunu savunuyordu. Bu doğrultuda siyonizmle savaşmak için orduya yazılma kampanyaları düzenleyip Birleşmiş Milletler’den çıkmak gibi radikal çözüm önerileri getirdiler. Mişel Eflak’ın ifadelerine göre “Filistin, her Arap’ın kalbinde olduğu gibi, Arap ulusunun da kalbindeydi”[13] ve onun için savaşmak gerekliydi. Kaçınılmaz olan Şubat 1948’de kapıya dayandı ve Birinci Arap-İsrail savaşı başladı. Kısa sürede Arapların yenileceği ortaya çıktı. Eflak, iki yıl sonra savaşın değerlendirmesini şu sözlerle yapacaktı:

“Filistin Savaşı Araplar için sert bir uyarıydı. Ulusun en büyük zafiyetleri konusunda onların gözlerini açtı. Yenilginin, yalnızca yabancı devletlerin fitnesi ya da silahlarının eksikliğinden değil aynı zamanda toplumlarının gelişmemişliğinden kaynaklandığını gösterdi.” [14]

Arapların, dolayısıyla Milli Cephe hükümetinin savaştaki başarısızlığı ve ekonomik sorunlar Şam, Halep, Humus, Hama gibi önemli kentlerde protestolara sebep oldu. Önce Cemil Mardam ardından Halid el-Azm başkanlığında kurulan hükümetler uzun ömürlü olmadı ve Albay Hüsnü Zaim 30 Mart 1949’da gerçekleştirdiği askeri darbeyle yönetime el koydu.[15] Cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli sürgüne gönderildi. Böylece Suriye’de uzun sürecek darbeler dönemi başladı.

Baas Partisi programından (1947)

Kapak Fotoğrafı: Mişel Eflak, 1963

[1] Fikrî dünyası ve yaşam öyküsüyle her biri ayrı bir derya olan bu isimlerin yalnızca Arap milliyetçiliği ile anılmalarının, ikincil kaynakların (genellikle Batılı araştırmacıların kısıtlı sayıdaki eserlerinin, çevirilerinin) referans alınmasının bir sonucu olduğunu belirtmek gerekir. Bilhassa Satı Bey’in antropoloji, sosyoloji ve fen bilimleri alanındaki çalışmaları dikkat çekicidir. Prof. Dr. Zafer Toprak, takip edebildiğimiz kadarıyla “Türkiye’de Popülizm” ve “Atatürk” kitaplarında bu özgün düşünürün dünya görüşüne ve Osmanlı düşünce tarihindeki yerine değinmektedir. Toprak’ın aktardığına göre Satı Bey, doğa tarihini Darwinci bir evrim anlayışıyla ele alan ve bu anlamda dönemin koşulları içerisinde oldukça radikal bir düşünürdü. Mişel Eflak’ı kişisel olarak en çok etkileyen isimlerin arasında da Satı Bey gelmekteydi.

Prof. Dr. Zafer Toprak, Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020, s.350-357.
Prof. Dr. Zafer Toprak, Türkiye’de Popülizm (1908-1923), Doğan Kitap, 2013, s.68-76.

[2] Pierre Guingamp, Hafez El Assad et le parti Baath en Syrie, L’Harmattan, 1996, s.55.
19. Yüzyıl Nahda hareketi ve Arap milliyetçiliği ile ilişkisi hakkındaki tartışmalar için bkz. Esra Somuncuoğlu, “On Dokuzuncu Yüzyılda Nahda Hareketi: Modern Arap Düşüncesinin Oluşumu, Kapsamı ve Sınırları”, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi 3, 2015: 103-120

[3] Pierre Guingamp, a.g.e., s.62.

[4] Pierre Guingamp, a.g.e., s.57.

[5] Sabahattin Şen, Ortadoğu’da İdeolojik Bunalım, Suriye Baas Partisi ve İdeolojisi, Birey Yayıncılık, 2004, s.173.

Aktaran: Mesut Şöhret, “Suriye’nin Siyasal Yapısı”, içinde: Uluslararası Politikada Suriye Krizi, 2016, s.49.

[6] İlk yazıda belirttiğimiz üzere Mişel Eflak da Fransa’daki tahsili sırasında Marksist düşünceyle tanışmıştı. Ancak Léon Blum hükümetinin Suriye ve Lübnan bağımsızlığı konusundaki tavrı ve Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına göz yumması Eflak’ı hayal kırıklığına uğratmış, 1936’dan itibaren “Araplaştırılmış” bir sosyalizm tanımı geliştirmesine yol açmıştır.
David Roberts, The Ba’th and the Creation of Syria, Routledge, 2013, s. 19.

[7] Öyle ki bu dönemde Ortadoğu’da emperyalist bir güç olarak görülmeyen ABD eleştirilerin dışında tutuluyordu.

[8] Pierre Guingamp, a.g.e., s.58-60.

[9] Pierre Guingamp, a.g.e., s.60.

[10] David Roberts, a.g.e., s. 20.

Pierre Guingamp, Hafez El Assad et le parti Baath en Syrie, L’Harmattan, 1996, s.57-58.

[11] Micheal Bolt, “Nasserism and Ba’thism: Modern, Contingent, Confused, and Instrumental”, E-International Relations, 2013, s.5.

[12] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Kronik Kitap, 2017, s.95.

[13] Pierre Guingamp, a.g.e., s.69.

[14] “La guerre de Palestine a été pour les Arabes une rude mise en garde. Elle leur a ouvert les yeux sur les faiblesses les plus graves de la Nation. Ils ont ainsi compris que la cause essentielle de leur défaite n’était pas seulement la conspiration des Etats étrangers ni l’imperfection de leur armement, mais aussi les structures de leur société sous-développée.” (çeviri: NK)
Pierre Guingamp, a.g.e., s.71.

[15] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, a.g.e., s.107-108.

(Visited 174 times, 1 visits today)
Close