Written by 00:19 Makaleler

Uluslararası İlişkiler, Hegemonya ve Althusser – II

Doğukan Taşkıran yazdı…

Althusser ve Uluslararası İdeolojik Aygıtlar

Hem Gramsci’nin hem de Althusser’in temel amaçları, ulus-devletin yapısını açıklamaktı. İkisi de merkezî, modern, ulusal devlet içerisindeki ilişkileri aydınlatmış ve onları analiz birimi olarak ele almışlardı. Bu aşamadan sonra, özellikle uluslararası ilişkilerin ulusal ilişkilerle bu kadar iç içe geçtiği bir ortamda, artık ideolojik aygıtların sadece ulusallığından değil, uluslararasılığından da konuşmak gerekir. Çünkü uluslararası ilişkilerin çoğulcu (plüralist) teorisinin de söylediği üzere; ulusallık ve uluslararasılık ya iç içe geçmiştir ya da aralarındaki fark bir hayli azalmıştır.

Althusser, ideolojik aygıtları şu şekilde sıralamaktadır: dinsel, okul, aile, hukuki, siyasal, sendikal, iletişim, kültürel aracı/araçları. Bunların aslında ayrı ayrı uluslararası etkilerinin olduğunu söylemek pekala mümkündür. Hepsi de uluslararası alanda, gerek devletlerin birbirine daha çok bağlanması gerekse de sınır ötesi hareketlerin daha çok hızlanıp çeşitlenmesi artık bu araçları da sınır ötesine geçmek konusunda bir ereğe vardırmıştır.

Yeni dönemde bu tür ideolojik aygıtların hem uluslararası alanda hegemonun diğerleri karşısındaki rızasını üretmesi, hem de onun diğer devlet içerisindeki maddi çıkarlarını koruması temel motivasyonlardan birisidir. Çünkü ekonomik bağımlılığın artık farklı ülke burjuvazileri arasındaki nispeten eşit olduğu günler on dokuzuncu yüzyılda kalmıştır. Uluslararası serbest ticaret kapitalizminin, 19. yüzyılın Büyük Bunalımı sonucunda tekel kapitalizmine dönerek dünya çapında çeşitli sömürgeler ve yarı-sömürgeler (veya daha teorik adıyla çevreler ve yarı-çevreler) inşa etmesi, onun varlığını sadece kendi topraklarında değil ama dış topraklarda da sürdürmesini sağlamıştır.

Bir ülke kapitalizminin sermaye ihracı ve bölgedeki doğal kaynakları paylaşma aracılığıyla başka ülkede yer alması, bu ülkenin hem işçi sınıfının hem de burjuvazisinin rıza üretimini beraberinde getirmektedir. Örneğin bir ideolojik söylem olarak 50’lerde çokça hafızalara kazınmış bulunan “Amerikan Rüyası” deyimi, Amerika’nın Sesi radyolarıyla -ki bir iletişim DİA’sıdır- Türkiye’de ve pek çok ülkede dillendirilerek insanları ABD sermayesine olan bağlılığını her gün yeniden tazelemiştir.

Burada şüphesiz hegemon derken bir tek ABD kastedilmemektedir, diğer bölgesel hegemonlar da aynı görevi görmektedirler. Ulusal, bölgesel, uluslararası düzeylerin her birinin kendi hegemonunun olduğu düşünülürse birden çok ideoloji aynı sınıfsal karakteristiklerle yaşar. Bir devlet kendi fonlamasıyla diğer devlet topraklarında lise/üniversite açabilir, var olan yapılara ortak hissedar olabilir.

Öte yandan yine ideolojik araç olarak hukuk da uluslararasılaşmıştır. Özellikle 1945’ten sonra uluslararası hukuk antlaşmalarının BM eliyle yeniden düzenlenerek uluslararası norm ve rejimler (NPT rejimi gibi) oluşturması, hukuk DİA’sının da uluslarasılaşmasına yol açmıştır. Uluslararası hukuktaki ilişkileri düzenleme ve egemenliğe sahip olma hakkı bulunan temel özne devlet olduğundan, devlet bir yönlendirilen araç olarak kendisini yönlendiren sınıfın da bir aracı olmak zorunda. Çünkü Marx’ın da belirttiği gibi, toplum insanların karşılıklı ilişkilerinden meydana gelen bir bütündür.[1] Önemli olan toplumdaki ilişkilerin üretiminde en çok kimin söz sahibi olduğu, bu ilişkilerin üretiminde gerekli olan araçlara ise Marksist teorideki ana odak noktasıyla hareket edilirse kimin sahip olduğudur. Zaten ne Gramsci’nin ne de Althusser’in bakış açısı hem ideolojinin hem hegemonyanın hem de bunları sağlayan devletin sınıfsal karakteristiklerinden uzak değildir.

Uluslararası siyasal sisteme gelindiğinde ise zaten bir hiyerarşi, bunun beraberinde de bir hegemonya ilişkisinin geldiği açıktır. Siyasal sistemin ekonomik çıkarlarını maksimize eden politik ekonomik kuruluşlar (DTÖ, IMF, DB vb.), kendi ilkeleri gereğince devletleri kendilerine göre hareket etmeye zorlarlar. Üç kuruluşun da dünyadaki piyasa ideolojisini pazarlara yaymasındaki işleyiş budur. Aynı anda pek çok kuruluşun kültürel uzantıları da kültür DİA’sı aracılığıyla başka ülkelerde yer almaktadır. Örneğin bugün NATO gibi askeri amaçlarla kurulmuış bir kuruluşun bile kültür programları, hatta kültür kurumları vardır. Bu kültür programları ise bu örgütler içerisinde bulunan uzmanlar tarafından üretilir.

Fakat belki de ideolojik ayrımın en çetrefilli olduğu nokta sendikal DİA’larda bulunur. Çünkü Cox’un da belirttiği gibi, sınıf hareketlerinin düzeni belirlediği ve devlet kararlarının buna göre çıktığı bir noktada iki ayrı sınıfın çıkarlarını temsil eden kurumlar da bulunabilir. Örneğin bir devlet içinde, devlete yakın sendikal kurumlar bulunabileceği gibi sistem değişikliği talebiyle de hareket eden sendikal kurumlar bulunabilir. Buna benzer bir nitelemeyi partiler konusunda yapan Althusser, her partinin ideolojik aygıt işlevi göremeyeceğinden bahsediyor. Bunun bugün sol hareketin bölünmüş olmasıyla hala geçerli olduğunu ve büyük oranda aşındığını belirtmek lazım. Yine de hala sistem karşıtı partilerin varlığı bu teoriyi geçerli kılıyor.

Son olarak din DİA’sı ise özellikle kendisini bugün iki şey üzerinden temsil eder gözükmekte: uluslararası dini işbirliği kuruluşları, bölgesel parlamentolarda (AB gibi) temsiliyet yürüten partiler. Örneğin, bugün AB parlamentolarındaki Hristiyan demokrat partilerin etkinlikleri göz önündedir. Avrupa Halk Partisi, yayınlamış olduğu manifestosunda Avrupa’nın pek çok noktada bölündüğünden ama tek ortak noktası olduğundan bahseder: Hristiyanlık.[2]

Sonuç olarak pek çok açıdan artık DİA’ların ulusal düzeyde kalmışlığından konuşmak yeterli bir açıklama değildir. Kapitalizmin sadece ulusal sınırlarda değil, uluslararası alanda da bir hegemon işlevi görmesi, durumu değiştirmiştir. Uluslararası rıza üretimi için, ideolojinin de uluslarası olarak üretimi şarttır.


[1] Erdoğan, İ. (2007). Karl Marx: İnsan, Toplum ve İletişim. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, 25, 199-228.

[2] EPP Manifesto: Let’s Open A New Chapter For Europe Together, https://www.epp.eu/files/uploads/2019/04/EPP-MANIFESTO-2019-002.pdf, [Erişim Tarihi: 08.01.2020]


Doğukan Taşkıran

1997’de İstanbul’da doğdu. 2020’de Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Uluslararası Politik Ekonomi yüksek lisans programında öğrenimine devam etmektedir.

Politik ekonomi, uluslararası ilişkiler teorisi, siyaset teorisi üzerine yazmakta olup Gergedan Dergi’de aynı alanda yazı üretmektedir.

(Visited 312 times, 1 visits today)
Close