Written by 23:35 Makaleler

Türkiye Siyasetinde Yeni Denklemler I: İktidar

Nezih Kavaklı yazdı…

Meclis kararıyla milletvekilliklerinin düşürülmesi, Tümamiral Cihat Yaycı’nın istifası, çoklu/paralel baro düzenlemesi, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi son dönemin çok tartışılan siyasi gelişmelerinden bazıları. Gündemin sıcaklığında arka plana itilen, bir süre sonra da unutulması kaçınılmaz olan bu gelişmeleri anlamlandırabilmemiz için konjonktürü ve bağlamı iyi okuyabilmemiz gerekiyor. Türkiye siyaseti yeni bir dönemeçte. Başlangıcını 23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İBB) tekrar seçimlerinden alabileceğimiz bu dönemecin sonunda; yeniden belediyeleri tartışıyor olabiliriz ancak nur topu gibi bir genel seçimimizin olması ihtimali de yadsınabilir değil.

Gelin iktidar ortaklarının penceresinden, bu sürecin kilometre taşlarını saptamaya çalışalım.

2019 yerel seçimleri, kutuplaştırma siyasetinin, ekonomik kriz, yolsuzluk ve kentsel sorunların (Cumhurbaşkanının ifadesiyle ihanetin) seçmende yarattığı tepkiyi dizginleyemediğini gösterdi. İktidarın bu gerçeği kabullenemeyişi, 800 bin oy farkla kaybedilen ikinci İBB seçimlerine ve dolayısıyla 18 yıllık iktidar partisinin en ağır yenilgisine yol açtı. İktidarın sosyolojik tabanını oluşturan geniş menfaat ağlarına (inşaat lobisi, esnaf örgütlenmeleri, vakıf, dernek gibi statülerde örgütlenmiş cemaatler) ekonomik olarak bir temel, siyaseten de bir çatı sunan büyükşehir belediyesinin el değiştirmesi kaçınılmaz bir paradigma değişikliğini dayatmaktaydı. Yeni paradigma, çözülen siyasi ağları yeniden bir araya getirme gücüne sahip tek güç olan büyükşehir belediyelerinin idari ya da siyasi yollarla -ki bu merkezî seçimleri gerektirebilir- geri dönüşünü umut etmektedir.

İktidarın sosyolojik tabanını oluşturan geniş menfaat ağlarına ekonomik olarak bir temel sunan büyükşehir belediyesinin el değiştirmesi kaçınılmaz bir paradigma değişikliğini dayatmaktaydı.

Yeni paradigmanın ilk evresini, seçimlerden yalnızca birkaç ay sonra HDP’li belediyelere kayyım atanması; CHP’li büyükşehir belediyelerinde ise belediye meclisi, belediye iştirakleri ve çalışanları eliyle bir yıldırma politikası izlenmesi oluşturuyordu. Bu dönemde dış politikada İdlip ve Libya savaşları, içeride güvenlikleştirme için uygun iklimi yaratıyordu. Yine cumhurbaşkanının ifadesiyle seçilmiş belediye başkanlarını “topal ördeğe” benzetme evresi, pandeminin ortaya çıkmasıyla erken final yaptı. Pandemi sırasında yerel yönetimlerin düzenledikleri yardım kampanyalarında toplanan paraya el konulması da bu evrenin son gelişmesi oldu.

İkinci evre ise ekonomide krizin derinleşmesi, eve kapanma nedeniyle yoksulluk ve işsizliğin görünmezleşmesi, iç politikada Gelecek ve Deva Partilerinin nihayet resmen kurulması, dış politikada ise göçmenlere Avrupa sınırlarının tek taraflı açılmasının herkes açısından kötü sonuçları ile başladı. İktidar bu koşulların yarattığı tehdit ve fırsatlara, toplum üzerindeki baskı ve kontrol mekanizmalarını sistematik bir şekilde güçlendirmek; din ve milliyetçilik ekseninde yeni (aslında oldukça eski) bir kutuplaştırma stratejisini aktive etmek yoluyla yanıt vermeyi tercih etti. Burada yeni bir teşhiste bulunmadığımız doğrudur; ancak bu evreyi ayırt edici kılan gelişmeleri üç başlıkta sınıflandırmamız tezimizi daha anlaşılır kılabilir: siyaset, medya ve sivil toplum.

Siyaset ayağında HDP’li Leyla Güven ve Musa Farisoğulları ile CHP’li Enis Berberoğlu’nun milletvekilliklerinin, haklarında kesinleşmiş yargı kararı bulunması gerekçe gösterilerek (ki tartışmalı bir konudur) meclis kararıyla düşürülmesi çok önemli bir hamleydi. Salgın döneminde, gece yarısı gözaltına alınan milletvekillerinin cezaevlerine gönderilmesinin tıpkı yakın tarihimizin diğer benzer örneklerinde olduğu gibi psikolojik bir anlamı bulunuyor. Geçtiğimiz haftalarda da CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında 2019 yılında verilen hapis cezası İstinaf Mahkemesi tarafından onandı. Kaftancıoğlu’nun itiraz süreci devam ediyor.

Medya ayağındaki baskı ve kutuplaştırma stratejisi, pandemi öncesinde Libya şehidinin cenazesinden görüntüler yayımlayan Oda TV ve Yeni Yaşam gazetecilerinin tutuklamalarıyla başladı. Söz konusu suçlamalar görüntüleri gazetecilerden önce paylaşan milletvekillerine her nedense uzanmadı. Ardından, FETÖ kumpaslarında hapis yatmış olan, 15 Temmuz darbe girişimi davaları ve TSK hakkında önemli haberler yapan Oda TV yazarı Müyesser Yıldız da “casusluk” suçlamasıyla tutuklandı.[1] Son olarak da RTÜK tarafından, muhalif Tele 1 ve Halk TV televizyonlarına 5 gün ekran karartma cezası verildi.

Sivil toplum ayağında ise hiç kuşkusuz en önemli başlığı Türkiye’nin en güçlü meslek örgütleri olan baroların bölünmesi oluşturuyor. İktidar tarafından “çoklu baro” olarak anılan teklif yine bir gece yarısı Meclis’te oylanarak yasalaştı. Paralel baro düzenlemesi, baro başkanlarının sırtlarını döndükleri Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun iktidarla girdiği yeni ilişki biçiminin de bir ürünü.

Cumhurbaşkanı’nın youtube yayınını dramatik bir dislike yağmuruna tutan gençlere yönelik parmak sallama girişimi de şimdilik Bahçeli’nin twitter’a erken vedasıyla askıya alınmış görünüyor.

Bunlara ek olarak hem medya hem de bir örgütlenme ve siyasal katılım alanı olması sebebiyle sivil toplum alanında değerlendirilebilecek sosyal medya karşıtlığı gündeme geldi. Salgın döneminin olağanüstü koşullarına rağmen YKS sınavının yapılmasına sosyal medyada tepki gösteren ve Cumhurbaşkanı’nın youtube yayınını dramatik bir dislike yağmuruna tutan gençlere yönelik bu parmak sallama girişimi de şimdilik Bahçeli’nin twitter’a erken vedasıyla askıya alınmış görünüyor. Elbette iktidarın 18 yıllık serencamı bize, bu sosyal medya kısıtlaması/yasaklaması meselesinin uygun zamanlarda yeniden gündeme getirilebileceğini söylüyor.

23 Haziran sonrası Türkiye siyasetinde, iktidarın kutuplaştırıcı hamleleri bakımından bugün hâlâ ikinci evrede olduğumuz söylenebilir. İktidar ortakları; yeni paradigmanın siyaset, medya ve sivil toplum alanındaki yansımaları ve Ayasofya’nın Müslümanlar için ibadete açılması kararıyla; bir çuvala sığmayan mızrağı (yani işsizlik, yoksulluk gibi toplumun gerçek dertlerini) kavga gürültü arasında toprağa gömmeye çalışıyorlar. 2019 yenilgisinde de rol oynadığı halde kutuplaştırıcı siyasetin yeniden diriltilmesinin ardındaki büyüsüz gerçek; iktidar ortaklarının, kendi aralarında ve iktidarın nimetleriyle kurdukları ilişkide yatıyor. Siyaset yapıcılar, olağan bir seçimle iktidarı devretmenin, muhafazakârlar için de ideolojik mahiyeti artık epey kuşkulu olan davaları için değil ama kişisel refahları ve aile boyu kadrolaştıkları makamları için apokaliptik bir son olacağını düşünüyorlar. Bu sonu ertelemenin tek yolu ise küçüklü büyüklü, resmî ya da gayri resmî iktidar bileşenlerini dağıtmadan bir evet-hayır oyunu oynamak. Oyun, televizyondaki örneğinden farklı olarak yalnızca evet ya da hayır şeklinde yanıtlanabilen dini ve milli sorulardan oluşuyor.

2019 yenilgisinde de rol oynadığı halde kutuplaştırıcı siyasetin yeniden diriltilmesinin ardındaki büyüsüz gerçek; iktidar ortaklarının, kendi aralarında ve iktidarın nimetleriyle kurdukları ilişkide yatıyor.

Üçüncü evreye ilişkin bir öngörüde bulunmak, bu aşamada kehanet olacağından yazıyı burada tamamlıyorum; ancak üçüncü evrede giriş paragrafında değindiğim iki olasılığın (büyükşehir belediyelerine idari bir tasarrufla el konulması ve cumhurbaşkanına yeniden aday olması için anayasal kılıf hazırlayacak erken genel seçimler) artık daha ciddi ele alınması gereğine dikkat çekebildiysem bu yazı amacına ulaşmış demektir.


[1] Bu gelişme, FETÖ ile mücadelede kritik bir rol üstlenen ve Türkiye’nin bugün izlediği Doğu Akdeniz politikasının mimarlarından Tümamiral Cihat Yaycı’nın istifaya sürüklenmesi, Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ’un FETÖ’nün siyasi ayağı konusunda 2009 yılındaki bir kanun değişikliğinde rol alan bazı AKP’li isimleri işaret etmesi sebebiyle ifadeye çağırılması ve 15 Temmuz darbe girişimine katılan bazı isimlerin sürpriz tahliyeleri ile birlikte okunmalıdır.

(Visited 104 times, 1 visits today)
Close