Written by 00:31 Çeviri

Lübnan’daki rant ekonomisi ileri derecede eşitsizliğe yol açtı

Oğul Tuna, Le Monde’da Lydia Assouad imzasıyla yayımlanan “L’économie rentière du Liban a engendré des niveaux d’inégalité extrêmes” başlıklı makaleyi çevirdi.

Lydia Assouad, Paris Ekonomi Okulu (EEP)

Makalenin Fransızca aslı 18 Kasım 2019 tarihinde Le Monde’un analiz sayfasında yayımlanmıştır.

Lübnanlılar, İç Savaş’ın bitişinden bu yana toplumsal, coğrafî ve dinî köklerinden bağımsız olarak ilk defa bir isyanda birleştiler. Göstericiler, uzun süredir kendilerine düzgün bir yaşam imkanı sunmayı reddeden elitlerin yozlaşmış siyasal sisteminin sona erdiğini haykırıyor.

Sayılara baktığımızda göstericilerin talepleri şaşırtıcı değil. Lübnan; Şili, Brezilya ve Güney Afrika’yla birlikte dünyanın en eşitsiz ülkeleri arasında yer alıyor. Küresel Eşitsizlik Veritabanı’nın [World Inequality Database] yayınladığı bir çalışmasından yola çıkarak Lübnan millî gelirinin 2005 ile 2014 arası dağılımını hesaplayabildim. Sonuçlar her şeyi ortaya koyuyor: %1’lik en zengin kesim, millî gelirden %25’lik pay alıyor. Karşılaştırma yaparsak; eşitsizliğin arttığı ve toplumsal tartışmanın merkezine oturduğu Fransa’da en zengin %1, millî gelirin %11’ine sahip. Lübnan’dan etkileyici bir veri daha: En zengin %0,1’lik kesim (3700 birey), millî gelirin %10’unu elinde tutuyor. Aynı oran, nüfusun %50’lik en fakir kesiminin (2 milyon kişi) toplam gelirine eşit.

Aynı zamanda siyasal sınıfın büyük kısmını oluşturan bu küçük aşırı zengin grup, en müreffeh ülkelerdeki en zengin kişilerin gelirine yakın seviyelerde gelire sahip. Öte yandan en yoksul kesim, en fakir ülkelerin en fakirlerine yakın derecede kazanıyor. Bu kutuplaşma, yönetici sınıfla “ötekiler” arasındaki kopmuşluk hissini şiddetlendirmişe benziyor. Siyasal seçkinlerin kendilerinden rant sağladığını gören Güney’de Sur’daki Şiiler ve Kuzey’de Trablus’taki Sünniler sonunda ortak bir noktada buluştular.

Şeffaflıktan yoksunluk

Gelirlerin bir kesimin elinde aşırı yoğunlaşması yeni bir fenomen değil. En azından, ilk güvenilir verilerin toplandığı 2005’ten bu yana durum böyle. Öyleyse neden eşitsizlik şimdiye kadar toplumsal bir tartışma konusu olmadı? Bunun birinci sebebi, Lübnan’da temel sosyo-ekonomik verilerin eksikliği. Son nüfus sayımı 1932’de gerçekleşti. “Bankacılık sırrı kanunu” 1956’dan beri yürürlükte. Benim çalışmamdan önceki son gelir dağılımı çalışması ise 1960’da yapılmış! Şeffaflıktan böylesi yoksunluk, eşitsizliği azımsayan söylemin yayılmasını kolaylaştırmış.

Bir ikinci sebep, mezhepler arası güç dağılımı üzerine kurulmuş siyasal sistemin vatandaşları kendi sınıfıyla değil de kendi mezhebiyle özdeşleşmeye itmesi. Bu kimlikleri sürdürüp güçlendirmek seçkinlerin çıkarına. Böylece kendi mezhepleri ve kontrol ettikleri bölgeler içindeki finansal ve ekonomik işlemleri gerçekleştirmeyi sağlıyorlar. Lübnan ekonomisinin dayandığı finans ve emlak sektörlerinden elde ettikleri rantı genişletiyorlar. Karşılığında da kendi cemaatlerine istihdam, eğitim ve sağlık gibi farklı hizmetler sunuyorlar. Temel kamu hizmetlerini sağlayamayan bir devletin yokluğunda Lübnanlılar, şimdiye dek rejimi yıkmaya çalışmamışlardı. Hiç yoktansa bu yardımları almayı seçmişlerdi.

Böylece Lübnan’da bir kısır döngü oluştu: Devletin neredeyse tamamen yokluğuyla birleşen rant ekonomisi aşırı derecede eşitsizliğe yol açtı. Bu eşitsizlik de Lübnanlıların, mezhebî seçkinlerin sağladığı “kamu hizmetlerine” bağımlı hâle gelmesine sebep oldu. Seçkinler bu şekilde nüfusun desteğini elinde tuttu ve zenginleşme devam etti. Eşitsizlik yine arttı. Sisteme bağımlılık da aynı şekilde…

Tarihî bir fırsat

Lübnan’daki bu kısır döngünün kırılabilmesi için ülkenin bir ekonomik kriz yaşaması, devasa kamu borcu altına girmesi, sefil bir yönetimle zaman kaybetmesi ve hükûmetin kemer sıkmaya yönelmesi gerekti. Bu kırılma ihtiyaç duyulan yapısal değişiklikleri gerçekleştirmek için tarihî bir fırsat sunuyor. Böylece ekonomik felaket önlenebilir ve Lübnan, İç Savaş’tan bu yana içinde bulunduğu siyasî çıkmazdan kurtulabilir.

Lübnan’ın önünde kamu borcu krizini yönetmek için başka ihtimaller de var: Birincisi, siyasal seçkinlere yakın Lübnan bankalarının çoğunluğunu oluşturduğu kredi vericilerle borç hafifletme görüşmesine gitmek. İkincisi ise gelir ve servet üzerine aşamalı olarak vergi yüklemek, vergi gelirlerini artırmak. İkinci seçenekle Lübnan malî sistemi gayet iyileştirilebilir. Şu anki kişisel gelir vergisi çok eski bir sisteme dayanıyor. Bu sisteme göre her gelir kaynağı ayrı şekilde vergilendiriliyor, böylece kademelilik ve toplam vergi geliri azalıyor. En zenginlerden alınan vergi oranı ise dünyanın geri kalanına göre çok aşağıda: ABD’de %37, Fransa’da %45’ken, burada %21 oranında.

Servet vergisine gelince, özel sermayeye istisnaî bir vergi uygulamak gibi bir seçenek olabilir. Bu vergi muhtemelen geniş bir kesime uygulanacaktır. Eğer milyarderlerin servetine, aysbergin görünen yüzüne, bakarsak; bunun 2005 ile 2016 arasında millî gelirin %20’sine eşit olduğunu görürüz. Halbuki aynı oran ABD’de %10, Fransa’da ise %5. ABD’de ya da Fransa’da aynı tedbire başvurmanın delilik olacağını düşünenlere, Lübnan’da en zenginlerin servetinin verimsiz rantlardan geldiğini hatırlatmak gerekir. Kaynağı kurutmak daha büyük nüfusun yararına olacaktır. Toplanan gelirler kliyentalist sistemi zayıflatmayı ve altyapı, eğitim, sağlık alanlarında büyük yatırımlar yapmayı sağlayacaktır. Bu yapısal önlemler, göstericilerin en temel talebi olan “bir geleceğe sahip olma imkanı” arzusuna cevap verebilecektir.


Oğul Tuna

1995 yılında Adana’da doğdu. 2019’da Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Master eğitimini hâlen Fransa’da Lille Siyasal Çalışmalar Enstitüsü’nde (Sciences Po Lille) sürdürmektedir.

Siyasî tarih ve karşılaştırmalı siyaset çalışan Tuna Türkiye, İran ve Rusya üzerine yoğunlaşmaktadır.

(Visited 276 times, 1 visits today)
Close