Written by 07:00 Makaleler

Birinci Enternasyonal’de Sosyal Demokrasinin Kökenleri: Ferdinand Lassalle

Doğukan Taşkıran yazdı.

Enternasyonal ve İdeolojilerin Konumu

Birinci Enternasyonal, ilk modern ideolojilerin sokağa yansımasını ve dünya tarihinde tetikledikleri değişimi gösteren önemli bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Fransız Devrimi’nin ardından şekillenen çeşitli ideolojik akımlar, bu döneme kadar dar bir alanda, ulusal düzeyde örgütlenme imkanına sahipti. Dolayısıyla evrensel bir gerçekliği yansıtmak yerine, ülkelerin tekil koşullarını yansıtıyorlardı.

İdeolojilerin ortaya çıktıkları ülkelerin koşullarını yansıtması, bu düşüncelerin Birinci Enternasyonal’in kuruluşuna kadar merkez Avrupa ile sınırlı kalmasına sebep olmuştur. Genellikle devletlerin benimsedikleri ideolojilerin önce kıtanın azgelişmiş bölümlerine, ardından kıta ötesine yayılması, siyasi iktidarın olanaklarından yoksun ideolojilerin dar bir coğrafyada sıkışmasıyla sonuçlanmıştır. Örneğin liberal milliyetçiliklerin 1848’e kadar ABD, İngiltere, Fransa, Belçika gibi coğrafyalarla sınırlı kalmasının ve hatta devrimlere sebebiyet vermesinin yarattığı ortam; devlet destekli olmayan görüşlerin, kendilerini üretecek bir siyasi iktidardan yoksun olmalarından dolayı geri planda kalmısına yol açmıştır.

1848’e kadar liberalizm ve milliyetçiliğin gelişimine paralel olarak dünya pazarını oluşturan Avrupa kapitalizminin genişlemesi, sermaye birikiminin yoğunlaşmasına yol açmış ve ekonomik sistemlerin (feodalizm de dahil) rekabetlerinin daha da artmasını sağlamıştır. Çünkü sistem bir yerden sonra tıkanacak, o zamana kadar kendisini yurtdışına ihraç eden ulusal kapitalizmler kendi uluslarıyla karşı karşıya gelecektir. Rekabetin yoğunlaşmasının derinleştirdiği krizler, o zamana dek yerel bazda kalmış pek çok ideolojinin yükselmesini sağlamıştır. Birinci Enternasyonal’i bu sürecin ürünü olarak görmekte yarar vardır.

Horace Vernet, Rue Soufflot’ta Sokak Barikatı, 25 Haziran 1848

1815’te başlayıp 1827’de derinleşen ekonomik krizde kentlerde henüz yeteri kadar mülksüzün bulunmaması, 1830 Devrimlerinin liberal milliyetçi akımlarla yoğrulmasını ve 1848 Devrimleri’nin tersi bir karaktere sahip olmasını gerektirmiştir. Kıta Avrupasında gelişmekte olan ticaret ve sanayi sermayesinin feodal aristokrasinin siyasal iktidarı tarafından engellenmesi, hatta Fransa’da Jules De Polignac’ın bakanlığa getirilmesi devletin uzun krizde burjuvazinin çıkarlarını savunmayacağının açık ilanı olmuştur. Bu sebeple seçmen sayısının düşürülmesi, oy sisteminin değiştirilmesi, anayasanın ortadan kaldırılması yönündeki girişimler burjuvazinin devlet katındaki çıkarını etkiliyordu. Ancak sosyalizm ve anarşizm gibi ideolojilere göre asıl sorun, işçilerin çıkarlarını burjuva ittifakında görmelerinde yatmaktaydı. Anarşizm ve sosyalizm, bu sebeple tabanda güçlü bir destek bulamamış ve 1830 Devrimlerinde geri planda kalmıştır. Fransa’da vaziyet böyleyken daha yoğunlaşmış bir sanayi düzenine sahip İngiltere’nin içinden Çartist Hareket’in doğması, ama siyasi iktidarı devralacak kadar genişleyememesi, sınıfsal atmosferin yetersizliğini göstermekteydi.

1848 Devrimlerinin atmosferi bundan tamamen farklı olacaktır. Çünkü bu sefer 1815’te başlayan ekonomik bunalımın 1847’de çok daha vurucu bir şekilde krize dönüşmesi söz konusudur. Uzun bunalımın sonucu olarak yoğunlaşan rekabetin derin bir krizi tetikleyip işsizliği artırması, düşük tahıl hasatları, gıda fiyatlarındaki artış, çeşitli hastalıklardan dolayı İrlanda başta olmak üzere pek çok yerde binlerce ölümün yaşanması; işçi sınıfının, özellikle değişen politikalar sonucunda siyasi iktidarı sorgulamasını sağlamıştır.

Komünist Manifesto’nun devrimlerin arefesinde yazılması, sol ideolojilerin gerek işçi atölyelerinde gerekse de çeşitli derneklerde örgütlenmeye başlaması, 1848’in mirasını Birinci Enternasyonal’in taşımasını sağlamıştır.

1848 Devrimleri, Birinci Enternasyonal’in kuruluşunu tetikleyecek önemli olaylardan birisiydi. Komünist Manifesto’nun devrimlerin arefesinde yazılması, sol ideolojilerin gerek işçi atölyelerinde gerekse de çeşitli derneklerde örgütlenmeye başlaması, 1848’in mirasını Birinci Enternasyonal’in taşımasını sağlamıştır. Fransa’da geçici hükümetin salonuna kızıl bayrak çekilmesini isteyecek kadar ileri giden işçilerin siyasal iktidarı ele geçirememesi, Avusturya ve Almanya gibi yarı-feodal kalmış devletlerdeki halk isyanlarının başarıya ulaşamaması, ideolojilerin kendilerini sorguladıkları bir dönemin kapısını aralamıştır.

Henri Félix Emmanuel Philippoteaux,Hôtel de Ville Baskını, Şubat 1848

Lassalleizm

Enternasyonal, 28 Eylül 1864’te St. Martin Hall’da kurulurken Avrupa böyle bir atmosferin içindeydi. Krakow ayaklanmalarının işçilerde uyandırdığı dayanışma -Fransız-İngiliz işçilerinin de çabalarıyla- birlik programının sınıfsal sorunları uluslararası gündeme almasını sağlamıştır. O zamana dek yerel-ulusal bazda kalan ideolojilerin Enternasyonal aracılığıyla söz sahibi olması, bu görüşlerin günümüze kadar şekillenmesinde büyük etki yaratmıştır.

Enternasyonal kurulduğu günlerde Marksistlerin azınlıkta olması, Blanquist ve Lassallecileri ön plana çıkarmakla birlikte onlara muhalif olarak anarşist kanadın mevzilenmesine yol açmıştı. 1848 Devrimleri sonrasında siyasi iktidarın öylece alınamayacağı tezinin de yaygınlaşmasıyla Blanquistlerin geri plana çekilmeye başladığı yıllarda, 1863’te Lassalle öncülüğünde kurulan Alman İşçileri Derneği’nin 1867’de Gotha Kongresi’nde Bebel-Liebknecht hareketinin partisiyle birleşmesi, boşalan yeri onların almasına yaramıştı. Bu sırada Lassalle ise partinin kuruluşundan üç yıl önce, bir düelloda hayatını kaybedecektir.

Bu dönemde Lassallecilerin partide çoğunluk olmaları, Alman sosyal demokrasisinin geleceğini dahi etkileyecek önemdedir. Fransa’da Proudhon öncülüğünde mücadele veren anarşist-kooperatifçi hareket Lassallecileri oldukça etkilemişti. Ancak siyasi iktidarın kullanılıp kullanılmayacağı yolundaki temel siyasi ayrışmada Lassalleciler, geleceğin sistemi olarak görülen kooperatiflerin devlet tarafından fonlanmasını savunuyorlardı. Bu anlayışa göre işçiler tarafından yönetilecek kooperatiflerin devlet bankası tarafından sübvansiyonlar aracılığıyla fonlanması şarttı. Lassalle, devlet yönetiminin işçi partisi tarafından ele geçirilmesiyle izlenecek kooperatif yanlısı bir politikanın kapitalizmi tasfiye edeceğinde ısrarcıydı.[1]

Lassalle, devlet yönetiminin işçi partisi tarafından ele geçirilmesiyle izlenecek kooperatif yanlısı bir politikanın kapitalizmi tasfiye edeceğinde ısrarcıydı.

Lassalle’in ortaya koyduğu fikirde genel olarak iki sorun baş gösteriyor: bir tanesi kooperatifler arasında bulunan mübadele ilişkisinin kaldırılmaması, diğerinde ise devletin öylece ele geçirilerek işçi sınıfının elinde bir aygıt haline getirilmesi. Kooperatifçi fikrin gelişmiş olduğu Fransa’da, bunun temsilcisi haline bürünen Proudhoncular için karşılıklılık (mutualism), vazgeçilemeyecek bir toplum örgütlenmesiydi. Bu haliyle ayrışma, devletin toplum üstündeki konumu üzerineydi. İkinci bir sorun ise mübadele ilişkilerinin kaldırılmamasından dolayı, temelde artık-değer temelli meta mübadelesi şeklinde vücut bulan kapitalizmin, tasfiye edilmesi meselesiydi. Çünkü mevcut sistemin tekil kapitalistleri tasfiye ederken bir tür kooperatif kapitalizmi getirmesi mümkündü.

Proudhoncular için ise karşılıklılık (mutualism), vazgeçilemeyecek bir toplum örgütlenmesiydi. Bu haliyle ayrışma, devletin toplum üstündeki konumu üzerineydi.

Ferdimand Lassale (1825-1864)

Lassalle’in dönemindeki hareketinin bir başka odak noktası ücretlerin demir yasası (iron law of wages) şeklinde adlandırdığı teorisiydi. Bu teorinin odak noktasında, partinin siyasal işlevinin sendikal mücadeleyi geri plana itmesi, işçilerin günlük mücadelelerden uzaklaştırılarak salt siyasi iktidarı ele geçirmeleri üzerine bir kabul vardı.

Sendikaların mücadelede herhangi bir işe yaramayacağı ana fikri, yasa ekseninde şu argümandan ileri gelmekteydi: özel mülkiyete dayalı rekabet temelli bir sermaye toplumunda, ücretler daima kendisini gerekli ortalama yaşam araçlarının seviyesine indirme eğilimine sahiptir. Lassalle için bu anlayışın temelinde arz-talep doğrultusunda ücretlerin artışına paralel olarak metaların fiyatlarında da bir artış yaşanacağı varsayımı vardır. Temelde bu varsayım ücretin emeğe biçilmiş bir değer olmasından ileri geliyordu. Hatta Malthus’un yasasını andırır biçimde, işçilerin durumlarındaki iyileşmenin işçi nüfusunu artırması sonucu, büyüyen işçi arzının, piyasa talebinin üstüne çıkmasının, yaşam kalitesinde bir düşüşle sonuçlanacağı iddia edilmiştir.[2] Çünkü emek arzının, sermayenin talebini aştığı anda kendi içinde rekabete gireceği ve kendisine biçilen değer olan ücretin düşeceği düşünülmektedir.

Lassalle’in ölümünden sonra kurulan partide, bu teorilerden bazıları Marx’ın Gotha Programı üzerine yazdığı eleştiride cevaplanmıştı. Temeldeki fark, emeğin değeri yerine ancak emek gücünün değerinin olabileceğine dair savdı. Bu savın temel konumu, kelime oyununa dayanır gibi görünmesine rağmen, emeğin aslında satılacak bir şey olmamasından ötürü ancak onun potansiyel gücünün satılması üzerine bina edilmiştir. Bunu belirtmekteki neden, temelde kapitalist ile işçi arasında yapılan ücret sözleşmesinin, emek tarafından üretilecek toplam değerden emeğin alacağı payla alakalı olmasıdır. Halbuki Lassalle, emeğin asgari değerinin belirlenişini, toplam değerden alınan pay yerine tamamen arz-talep etkileşimine tabi bir ilişki olarak görmektedir. Bu sebeple sendikal mücadelelerde işçilerin kazanımlarını koruyamayacaklarını iddia etmektedir. Daha kısa bir ifadeyle ücret; ücretli emekçinin yaşamı için kapitalistin üretim araçlarını ne kadar süre kullanacağının, toplam ürettiği değerden ne kadar pay alacağının emek-zamanı oranındaki yansımasıdır.[3]

Modern sosyal demokraside, evrimci fikirlerin devrimci fikirlere muhalefetinin çıkış noktasının da aynı şekilde Lassalle’in fikirlerinde belirmesi, onun sadece sosyal demokrasinin siyasi mirasının değil ama teorik mirasının da atası olduğunu kanıtlamaktadır.

Lassalle’in düşünsel mirası, elbette sosyal demokrasiye etkisi bakımından sabit bir biçimde kalmamıştır. Onun ardılları, özellikle İkinci Enternasyonal’de sosyal demokrasinin kabaca iki kanada bölünmesiyle, fikirlerini farklı temellerde taşıma görevini üstleneceklerdir. Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin düşünsel ve pratik temellerini daha parti kurulmadan Genel Alman İşçileri Derneği’nde atması ve günümüzde devrimci sosyal demokrasi yerine evrimci sosyal demokrat geleneğin benimsenmesi göz önünde bulundurulursa, Lassalle’i sosyal demokrasinin atası olarak adlandırmak mümkündür. Zira İkinci Enternasyonal’de yaşanan kopuşlardan bir tanesi en başta devletin devrimdeki konumuna dairdi. Marksist kanattan kopacak olan Karl Kautsky, kısmen Eduard Bernstein’la da paralel olarak devletin özerk konumuna ağırlıklı yer vererek Lassalle’in görüşlerini paylaşacaktı. Devletin seçimler yoluyla ele geçirilip sınıf aygıtına dönüşmesi ve hatta uzun yıllar kooperatiflerin mübadele ilişkisi içinde muhafaza edilmesi, Kautsky’nin devlet modelinin gelecekteki belirsizliğinin nereden etkilendiğinin işaretidir. Modern sosyal demokraside evrimci fikirlerin devrimci fikirlere muhalefetinin çıkış noktasının da aynı şekilde Lassalle’in fikirlerinde belirmesi, onun sadece sosyal demokrasinin siyasi mirasının değil ama teorik mirasının da atası olduğunu kanıtlamaktadır. Malthus’a ait nüfus teorisi ile ücretlerin demir yasasının parti programlarında artık yer almaması, günümüz sosyal demokrasinin iktisadi planda önemli değişikliklere giderken siyasi planda büyük ölçüde bu düşünsel mirası koruduğunu göstermektedir. 


[1] William Z. Foster, History Of The Three Internationals: The World Socialist And Communist Movements From 1848 To The Present, Greenwood Press, 2014

[2] George Adler, The Evolution Of The Socialist Programme In Germany (1863-1890), The Economic Journal, Vol. 1, No. 4 (Dec., 1891), p. 688-709

[3] Karl Marx, Friedrich Engels; Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, Erkin Özalp (çev.), 1. Bs, (İstanbul: Yordam Kitap, Aralık 2017)

(Visited 154 times, 1 visits today)
Close